O yılın kışı işte, o yılın,
Sivri kama misali,
İnsanın bağrına saplanıp da yaşanan
Kışı işte o yılın! O yılın hiç yazı olmadı ki...

Kanayan yüreğimin yarası kapanmadı ki hiç!
İçimi kavurarak süren o yılın kışı
On üç buzlu ayaza dönüştü
Ve daha bir başka soğudu
Tamı tamına on üç kez!

Sibirya’da dona dönmüş on üç yıl
Saplanır içime on üç anıt misali.
On üç yıldan uzun süren o tam on üç yaraya
Deva olmaz zaman denen sonsuzluk!

Zelimhan Yandarbiyev

1248995891 cecen surgun

1941 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği’ne karşı saldırıya geçen Almanlar, hızla ilerleyerek Kafkasya’ya doğru yöneldiler. 1941–42’de, Kafkasya’daki petrol üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan’ın Grozni petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya’dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu’ya bağlı kaldığı halde yerel Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944’te ülkede yaşayan tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: “Büyük Anavatan Savaşı’nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu, Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC’sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları SSCB’nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC’sini lağvetmeye karar vermiştir.” Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar. SSCB’den Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır:

1248995888 rus surgun kamplari

“Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin’e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: “Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.” Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi’nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: “Adil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı.” Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: “Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!”

Tokayev’in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı’ya iltica etmiş sabık NKVD subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır. Burlutskiy’e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti’nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir: “Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.”


1248995881 cecen ingus surgunleriHer aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) tarafından el konuldu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların yaklaşık %20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her 10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu. Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı.

1248995903 drau katliam

NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı. Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946’da zorunlu göç “İzvestiya” gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955’te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov’un imzaladıkları bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB’nin değişik yerlerine sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948’de yayınlanan bir bildiri ile de, sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin’den sonra Sovyetler Birliği’nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur.” ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak “Nazi iş birlikçiliği” öne sürülmüştü; ancak Stalin’in amacı geçmişteki isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye topraklarına planlı göçünü engellemekti.

Haybah Katliamı

1248995833 haybah katliam

Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın, erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar. Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah’da gerçekleştirilen katliamı şöyle anlatmaktadır: “Cumhuriyet’in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan’a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah’tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya’nın “Örneklik Beygir Ahırı” denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: “Ateş!” Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü.”

Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen’in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen’i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.

Drau Katliamı

1248995905 drau

Kuzey Kafkasya halklarının İkinci Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı katliamlar Rusya toprakları ile sınırlı kalmamış, Avrupa’ya kadar uzanmıştı. 1944 yılının sonlarına doğru Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine kaçan çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşan çok sayıda Kuzey Kafkasyalı, önce İtalya’nın kuzeyindeki Paluzza bölgesinde bulunan İtalyan dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’ya, Carinhia’nın Ober Drauburg bölgesine sürülerek, burada Drau nehri vadisine yerleştirildiler. 11 Şubat 1945’te Yalta Konferansı’nda Rusya, Amerika ve İngiltere tarafından alınan bir karar ile İngiliz işgal bölgesine dahil edilen bu vadideki insanların Rusya’ya iade edilmesine karar verildi. Mülteciler en azından Türkiye’ye gitmeleri için izin verilmesini istediler; ancak bu talepleri reddedildi. Londra’dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli karar, “Mülteciler, Sovyet otoritelerine teslim edilecektir.” şeklindeydi. Kararın uygulanması için, İngiliz tankları, bu insanları Dellah bölgesine sürdüler. Burada “yurtlarına dönmeleri gerektiği ve bunun için kendilerine yardımcı olunacağı” resmen tebliğ edildi.

28 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında yaklaşık 8,000 Kuzey Kafkasyalı silahlardan arındırılarak Ruslara teslim edildi. Teslim edilenler sınırın sadece 200 metre ilerisinde kurşuna dizilerek öldürüldüler. Çok az sayıda Kafkasyalı, Rus askerlerinin elinden kurtularak diğer ülkelere geçebildi. Geriye kadın ve çocukların cesetleri ve Kuzey Kafkasyalıların bir vadiyi dolduran eşyaları kaldı.


1248995824 drau anitiTeslim olmanın ölüm ya da Stalin’in acımasız kamplarında mahkumiyet anlamına geldiğini bilen bazıları Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. Bu korkunç dramın şahitlerinden çiftçi Martin Nagale gördüklerini şöyle anlatıyordu: “…Çok korkunçtu. Kadınlar teslim edilmemeleri için yalvarırken, her yeri gözyaşları ile yıkıyorlardı. Bu yalvarmaların faydasız olduğunu gören birçoğu da çocukları ile kendilerini Drau nehrine attılar.” Bir başka şahit Mrs. Maria Tiffling, faciada gördüklerini şöyle ifade ediyordu: “Bir ailenin bütün fertleri ile Drau sularında kayboluşunu unutamam. Anne bir yavrusunu sırtına bindirmişti. Diğer ikincisinin de ellerini tutuyordu. Üçüncü ve en küçük çocuk da babasının kollarında idi. Hepsi de kendilerini asi Drau’nun sularına korkunç çığlıklarla attılar.” Dünya tarihinin az bilinen bu katliamından sonra Avusturya’nın güneyinde Spittal Drau kasabasında 24 Ekim 1960 yılında Batı Avrupa Müslümanları Birliği tarafından küçük ama anlamlı bir anıt dikildi. Anıtın kitabesine şunlar yazılmıştı: “Burada 28 Mayıs 1945’te 7,000 Şimali Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklali ideallerine kurban gittiler.”

İade-i İtibar: Çeçen-İnguşların Geri Dönüşü

Çeçenler sürgün edildikleri yerlerde de boyun eğmemişlerdir. Kazakistan’da sürgünde bulunan Çeçenlerin tavırları Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” kitabında şöyle tasvir edilmiştir: “Psikolojik olarak asla boyun eğmemiş bir halk vardır, bir tanesi, iki tanesi değil bütün bir halk. Bunlar Çeçenlerdir. Onlar istedikleri şeyleri güç kullanarak elde edebilirler. Sadece asilere karşı saygı duyarlar. Herkes onlardan korkar. Onları istedikleri gibi yaşamaktan kimse alıkoyamaz. 30 yıl boyunca hüküm süren rejim onları kendi kanununa baş eğdirmeye muvaffak olamadı.”

Stalin’in ölümünden üç yıl sonra, Kruşcev, 25 Şubat 1956 tarihinde Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşma ile ‘de-Stalinizasyon’ kampanyasını başlattı. Kongrede Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kalmıkların itibarları iade edildi. Sürgünde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların topraklarına dönmelerine izin verildi. İlk önce aşamalı olarak sürgünlerin önemli bir bölümünün kayıtlardan kurtarılması sağlandı. Haziran 1955’te Çeçen ve İnguşlara kendi dillerinde kültür ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirme izni verildi. Ancak Çeçenler ve İnguşlar topraklarının iadesini ve özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep ettiler. Bu amaçla yaklaşık 30 bin kişi, Sovyet yönetiminin izni olmaksızın geri döndü.

16 Temmuz 1956’da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956’da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957’de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekun tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya’nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak, bu kararnamede sürgün sırasında ne kadar insanın öldüğü, ne kadarının katledildiği ve maddi zararın boyutu hakkında bilgi verilmedi.

Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12 Ocak 1958 tarihli nüshasında, aynı yıl 1 Ocak’ta sürgünden dönen Çeçen ve İnguşların sayısının 200 bin civarında olduğu yer aldı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700 bin nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin takriben %30’una karşılık gelmekteydi. 1944 sürgünleri arasında, sürgünden birkaç hafta önce doğan Cevher Dudayev ve ailesi de vardı. Dudayev ve ailesi, köylerinden alınarak Kazakistan’a sürüldüler ve kolhozlarda çalışmaya zorlandılar. Dudayev ve ailesi ancak 1957 yılında Grozni’ye dönebildi. Aynı şekilde Çeçenlerin önemli liderlerinden Aslan Mashadov da sürgünde doğup çocuk yaşta anavatana dönenlerdendir.

Geri dönmeyi başarabilen Çeçenler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar ve sürgünün açtığı yaraları iyileştirmek için zorlu bir mücadele verdiler. 1944’ten 1956’ya kadar devam ettirilen Ruslaştırma politikaları sonucu, kentlerin, kasabaların, köylerin ve bölgelerin adları değiştirilmiş ve Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirilmişti. Toprakları Ruslar ve diğer etnik gruplar tarafından işgal edilen Çeçenler ve İnguşlar eski köylerine değil, kendileri için kurulan özel kolektif çiftliklere yerleştirildiler. 540 bin nüfuslu başkent Grozni’ye 500 bin kişinin sürgünden dönmesi beklenmekteydi. Böylelikle konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginlik yarattı ve 1958’de silahlı çatışmalar başladı, çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Topraklarına dönen Kuzey Kafkasyalı halklar bir kez daha sistematik baskıyla karşı karşıya kaldılar. Grozni’deki Rus yerleşimciler Çeçen ve İnguşlara yönelik saldırılar düzenlediler. Çeçenler ve İnguşlar, sabotaj, terörizm ve silahlı ayaklanma gibi pek çok suçla itham edildi ve yargılandı. 1958, 1963 ve 1964’te Mohaçkale, Grozni ve Nazran’da geniş çaplı yargılamalar gerçekleşti.

Rusya’nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya’da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahiptir. Bu toprakların güneyden gelebilecek tehditlere karşı tampon bölge özelliği taşıması, burada yaşayan halkların sürgün edilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Öte yandan, dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen ve İnguşların dinlerine ve geleneklerine bağlı olması ve Sovyet rejiminin öngördüğü yaşam tarzına uyum sağlamamaları, Sovyet yönetimi tarafından ciddi bir problem olarak görülmekteydi. Bu nedenle Moskova’nın ateist propagandaları zaman zaman dayatmaya dönüşebiliyordu. Sovyetler döneminde yıkılan çok sayıda cami de bunu doğrulamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının Slav olmaması ve komünizmi desteklememesi de zorunlu göç ve sürgünün nedenleri arasında sayılabilir. Nitekim, Kuzey Kafkasya halkları, parti örgütlenmesine beklenen düzeyde katılmamışlardı. Çeçenistan’da ve İnguşetya’da Ocak 1934’te üye ve adaylarla birlikte parti örgütü 11,966 kişiyken, bu sayı Nisan 1937’de üye kartlarının yenilenmesi sırasında 6,914 kişiye düşmüştü. Özetle ifade etmek gerekirse, soykırıma ve sürgüne maruz bırakılan Çeçen ve İnguşlardan boşalan topraklarda uygulanan Ruslaştırma politikaları, Rusya’nın geçmişten bugüne izlediği Kafkasya politikasının devamı niteliğindedir. Sürgüne sebep teşkil eden Almanlarla iş birliği iddiaları göstermelik bir gerekçe olarak gözükmektedir. Demografik yapıya sürgün yoluyla yapılan bu müdahale, Kafkasya’nın yerel halkları arasında bir çatışma zeminini de beraberinde getirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, Rusya bugün geçmişte izlediği bu politikanın meyvelerini toplamaktadır.

 

Kaynak: http://www.cerkesya.org/kafkasya/kafkasya-tarih/rus-soykirim-tarihi/item/3358-cecen-ingus-halklarinin-surgunu