Bitmeyen Çileli Yıllar

Anlatan : Vasfiye İBRAHİM - Derleyenler: Safiye BELAL, Leyla ABDÜLREŞİT, İsmet YÜKSEL

Benim adım Vasfiye İbrahim. 1923 yılında Kuybışev rayonunun Adımçokrak köyünde doğdum. Babam, Hacı Halil Efendi'nin oğlu İbrahim Efendi, Zincirli Medreseyi bitirdi. Benim hayatım ve benim gibi binlerce Kırım Tatarı'nın hayatı, çilesi bitmeyen hayattır.

Yıl 1943, 15 yaşındayım. Köyümüzün gençlerini, hattâ eli silâh tutan bütün erkeklerimizi ya Almanlar, ya da Ruslar savaşmaları için götürdüler. Kime karşı? Ne için savaş yapılıyordu?... Babamı hasta olduğu için götürmediler. Bir kaç komşu kadın bizim evde kalıyordu. Çünkü evlerinde hiç erkek kalmamıştı. Babamı ve babam gibi köyümüzde tesadüfen kalmış erkekleri, genç, yaşlı demeden bütün kadınları; hattâ benim gibi yetişkin çocukları, sabah tan attıktan sonra Almanlar çalıştırmaya götürüyor, acımasızca çalıştırıyorlardı. O günlerde Almanların elinde kaç kişi öldü hatırlamıyorum. Gündüz Almanların yaptıkları yetmez gibi, kendimize yetmeyen üç dilim kuru ekmeği de geceleri dağlardan inen partizanlar elimizden alıyor, karşı gelen olursa evlerini yakıp, tekrar dağlara kaçıyorlardı. Herkes, her şeyden korkar olmuştu. O vakitler partizanlar bizim eve geldiklerinde 10 yaşındaki kardeşim ve ben annemin elini sıkı sıkı tutar, annemden medet umardık. Annemin ağladığını gördüğümüz zaman, biz de ağlamaya başlardık. Zavallı babacığım, ne kadar da çaresizdi. Ne yapacağını bilmez, odanın içinde bir sağa bir sola deli gibi dolanıp dururdu.

1944'te kış yeni yeni bitmeye başlamıştı. İşte o dönemlerde Almanlar bizim köyü bırakıp gittiler. Köyümüzün erkeklerinden bazıları köyümüze dönüp geldiler. Bazılarıyla Özbekistan'da karşılaştım. Kimisini de bu zamana kadar hiç görmedim. 17 Mayıs'ta kapımızın önünden kara kara kamyonlar, arabalar geçti. Biz onların neden buraya geldiklerini çok merak etmiştik. Her eve bir asker koydular. Eniştem Nafe'yi Ruslar iş ordusuna götürdükleri için, o gece bize Kokloz köyünden, yanında iki çocuğuyla Hüsniye teyzem geldi. Üç çocuğu evde kalmıştı. Bizim evde bekleyen asker teyzeme acımış olacak ki, teyzemi evine, çocuklarının başına gitmesi için çok zorladı. Ama niçin gitmesi gerektiğini söylemedi. Biz, o askerin neden öyle söylediğine bir anlam veremedik. Meğer o gece Kırım Tatar halkının kara gecesiymiş. Hiç unutmadım o kara geceyi. Kara toprağa girene kadar da unutmayacağım.

Tan atmak üzereydi. Dışarıda bir takım gürültüler duyuluyor, hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Kapıyı babam açtı. Hiç bir şey söylemeden, babamın göğsünden itekleyerek içeriye askerler girdi. Bize bağırdılar, küfür ettiler, kudurmuş köpekler gibi sağlı solu dağıttılar. Kur'an'ın içinde 45 ruble vardı, onu aldılar, gözlerine ne güzel gözüktüyse onu aldılar. 10 yaşındaki kardeşimin yeni çizmelerini alıp bu bizim ayağımıza sığmaz diye dışarıya fırlatıp attılar. Ben korkup şaşırdığımdan, içinde en çok sevdiğim mavi gerdanlık olan kutucuğumu aldım. Askerin biri, yüzüme bir tokat vurup, elimden kutuyu çekip aldı. Annem ve teyzem yanıma geldi, üçümüz birden birbimize sarılıp hüngür hüngür ağlıyor, çocuklar da bizlere sarılıp ağlıyorlardı. Garip babam, ne yapacağını bilmiyordu. Sonra askerler, "Size 15 dakika müsaade, hazırlanıp kapının önünde bekleyin" diye bağırdılar. Acele etmemiz için tüfeğin dipçiği ile bizleri itekliyorlardı. Ben ne bulduysam çuvala doldurdum. Askerin biri o çuvalı bıçakla yardı, benim topladıklarımı sağa sola saçtı. Üstüme çabuk çabuk üç-dört entari giydim. Daha hiç bir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleye itekleye bizleri çıkardılar. Bizim horanta (aile) çıkana kadar, yukarı mahallenin ahalisini köy meydanına toplamışlardı. İnsanlar bir koyun sürüsünden farksızdı. Ağlayan kadınlar, çocuklar, çaresiz erkekler... Bunları yaşamayan anlayamaz. Allah düşmanımın başına vermesin. Büyük kamyonlar geldi. Babam, askerlerin başı olan adama gidip, hiç bir şey alamadığımızı, izin verirse eve gidip bir şeyler almak istediğini söyledi. Sonra bizi kamyona bindirip kendisi evden 1-2 kg. un, biraz yağ alıp geldi. Kamyon hareket etti. Ağlaya ağlaya Albat'a geldik.

Bizimle birlikte Belişa ağanın oğlu Seyitveli de vardı. Seyitveli savaşta Sovyet ordusunda başarılı olduğundan subaylığa kadar yükselmişti. O kamyondan inip, askerlere haksız yere zulmettiklerini anlatmak istedi. Bunun üzerine Seyitveli'nin rütbelerini sökerek kuşağına bağlı tabancasını kuşağıyla birlikte alıp, bizim arabamıza iteklediler. Bütün halkı Bahçesaray stadyumuna topladılar, insanların toplanması bittikten sonra oradan tren istasyonuna götürdüler. İnsanların arasında çeşitli söylentiler çıkmıştı. Kimi bizi götürüp toplu halde öldürecekler, kimi çalıştırmaya götürüyorlar, kimi bizi sürgüne götürüyorlar diyorlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu. Ama hiç kimse nereye niçin gittiğini bilmiyordu. Rus askerleri bizi insan gibi değil, uzaydan yeryüzüne yeni gelmiş zararlı yaratıklar gibi görüyorlar, ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. İstasyonda, daha bir çok köyden tanıdık insanlarla karşılaşıyorduk. Ben, çocuk aklımla köy mollasının mahşer yerini anlattığı günleri hatırlıyor, herhalde biz mahşer yerindeyiz diye düşünüyordum. Çünkü Molla efendinin dedikleri oluyor, hiç kimsenin kim-seve faydası dokunmadan başlarının çaresine bakıyorlardı. Rus askerleri ise gözüme cehennem zebanileri gibi gözüküyordu. Ama, bu kundaktaki bebeklerin ne günahı vardı diye düşünüyor, sonra da Allah'a, kötü şeyler düşündüm diye affetmesi için dua ediyordum. Tren geldi, yanımıza yanaştı. Vagonlarda daha önce hayvan veya mazot taşındığı, gübre ve mazot kokusundan belli oluyordu. Kara bahtlı halkımızı ite kaka hayvan ve yük vagonlarına balık istifler gibi doldurdular. Bizim köyün ahalisinin bindiği vagonlarda hiç yer kalmamıştı. Onun için bizim aile Kalımtay ve Topçuköy köylüleri ile aynı vagona bindi. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. İçeride, karanlıktan birbirimizin yüzünü tanıyamıyorduk. Ben annemin elini hiç bırakmadım. Kardeşim babamın yanında, teyzem ve çocukları da bizim aramızda duruyordu. Vagonun içi o kadar doluydu ki, herkes oturamıyor, güçlü olanlar sırasıyla ayağa kalkmak zorunda kalıyordu. Kemiklerimiz sertleşti, bütün gücümüz tükendi. Açlıktan ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine gidip yapıyorduk. Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu. Vagonumuzda kaç kişi öldü, artık sayamaz olmuştum. Ağlamalar, iniltiler, o iğrenç kokular arasında nasıl aklımı yitirmedim hâlâ şaşıyorum.

Hiç durmadan iki gün mü, üç gün mü bilmiyorum; kaç gün gittik? Vakit kavramını kaybettiğimiz zaman tren durdu. Kapılarımız açıldığında yolculuk bitti zannettik. Ama bitmemiş... Askerler vagonların kapağını açtılar. Yemek pişireceğimizi, ama tren vagonuna zamanında binmezsek burada kalacağımızı bağırarak bildirdiler. Zavallı insanlar... Kimisi ölüsünü gömmeye çalışıyor, kimisi iki taşın arasına çalı çırpı koyup aş pişirmeye çalışıyor, yetiştirirse yetiştiriyor, yetiştiremezse dağın başında kalıyordu. Analar babalar yavrularını kaybettiler. Günahsız yavrularının ölüsünü gömemeden, dağın başında kurtlara, kuşlara yem olarak bıraktılar. Bu böyle günlerce devam etti. Vagonumuz yolda kalan ve ölen insanlardan sonra nispeten boşalmıştı. İnsanlar bitlendi, kurtlandı... Zâlim yolculuk bittiğinde, Özbekistan'ın Semerkand şehrine getirdiler. Suçumuz bitmemiş olacak ki, yeni işkence metotları burada başladı.

Önce bizi hamama yıkanmamız için götürdüler, sonra gece Putnik-Kaytaş'taki kömür ocağına çalışmak için getirdiler. Bir hafta, üstü açık çukurda yaşadık. Oradan da havuç tarlasına götürdüler. Havuç tarlasında çadır kurmamız için 10 metre çadır bezi, iki âdet demir çubuk verdiler. Özbek halkı ilk günlerde bizim yanımıza hiç yaklaşmıyor, veba hastalığı var gibi bizi gördükleri yerde kaçıyorlardı. Hem çadırda yaşıyor, hem çalışıp para kazanıyor, hem de ev yapmaya çalışıyorduk. Hükümet bizlere ev yapmamız için 2500 gümüş kredi verdi; 5000 gümüş geri aldı. Bizim ev iki ay içinde bitti. Ama yaptığımız evin tavanı toprak olduğu için, bütün bir kış su içinde yaşadık. Topraktan, oturmak için sedirler yaptık. Bana iş elbisesi verdiler. O elbiseyi gündüz giyiyor, gece ise minder olarak kullanıyorduk. Biz ev yapmaya başladığımız zaman, Kırım'dan bizimle gelmek zorunda olan teyzem diğer üç çocuğunun Sîr-i Derya oblastı Bayaut köyünde olduğunu öğrendi. İki hafta içinde kaynanasını ve çocuklarını bulup geldiğinde perişan durumu daha da perişanlamıştı. Trende on yaşındaki oğlu Niyazi, daha sonra da kaynanası ölmüş. Çok geçmeden oğlu Fevzi, iç burma hastalığından öldü. Hasat sonu idi. Tarlalara gidiyor, toprak üstünde kalmış tek tek arpaları gizli gizli toplayarak kendimize yiyecek bulmaya çalışıyorduk. Bir gün teyzemin oğlu Hikmet, arkadaşları ile arpa toplamaya gitmişlerdi. Ufak torbalarına birer birer arpa koymak istiyorlardı. Fakat o sırada at üstünde ekip başı ve tarla bekçisi gelince kaçmaya başlıyorlar. Arkalarından yetişen ekip başı, küçük Hikmet'e atın tekmesiyle vurarak yere düşürüyor. Sırf karınlarını doyurmak amacı ile arpa topladıkları için, yavrucağızı kırbaçla vura vura oracıkta öldürüyorlar... Teyzemin kızı Halide de hastalanıp öldükten sonra, zavallı teyzeciğim, beş çocuktan yalnız Halife'yle kaldı.

Yaşadığımız yerde, ismimizin bulunduğu bir deftere, her ay gidip imza attık. Eğer izinsiz bölgeden çıkacak olursak; ya da imzamız olmazsa ceza olarak 20-25 yıl Sibirya'ya tekrar sürgüne gönderiyorlardı. Onun için korkumuzdan muhakkak imzaya giderdik. Hastalansak, bir köyden diğer köydeki hastahaneye gidecek olsak, izin almak için bir hafta sürünürdük. Bu çölde yaşamak biz Kırım Tatarları için çok zor geliyordu. Kırım'ın bağına, bahçesine, taşına, dağına, beyaz toprağına, suyuna hasret çeker olmuştuk. Her günümüz Kırım yırlarıyla, maneleriyle, çınlarıyla geçer olmuştu. Elimize Kırım'dan gelen su geçtiğinde, çoluk-çocuk, genç-yaşlı hepimiz bir araya gelir sanki zemzem suyu gelmiş gibi, herkese yetsin diye yudum yudum içer ağlaşırdık.

Bu kadar şeylerden sonra, siz suçsuzmuşsunuz dediler. Sanki bir suçumuz varmış gibi... 1977 yılında Kırım'a geri döndük. Bizi Kırım'a sokmadılar. Büyük mücadeleden sonra nihayet Kırım'a girebilen şanslı ailelerden olduk. Fakat vatan, bizim vatan, Kırım Tatarlarının vatanı, ama insan başka insan. Kendi evimize gittik, yıkılan yerlerini saymazsak bıraktığımız gibi duruyordu. İçinde Rus ailesi oturduğu için biz sadece uzaktan bakabildik. Camilerimiz yıkılmış, sanki Tatarlar gitti diye çaylar küsmüş kurumuş... Altı yıl Kırım'da, kendi vatanımızda oturma izni alamadık. Yeni yaptığımız evimizi yıktılar. Yenisini yaptık. Yine yıktılar, yine yaptık. Elektriği kestiler, aylarca elektriksiz oturduk. Vurdular, yıktılar... Ama olsun her şeye rağmen vatanımızdaydık ya... Bugün eski günlerimize baktığımızda biraz daha rahatız. Allah'a çok şükür olsun bu günleri de gördük.

Halkımıza bu kadar acı çektirenlerin cezalarını Allah versin.


Emel Dergisi , Sayı:208 Mayıs - Haziran 1995, Sf. 29

Ömrümün Acı Sayfaları

Anlatan : Umuş REŞİTOVA - Hazırlayanlar: İsmet YÜKSEL, Safiye BELÂLOVA

1923 yılında Sudak'a bağlı Souksu köyünde doğdum. 1931 yılında okula başladım. 1935 senesinde ise Sudak ortaokuluna girdim. Biz o vakitler Souksu köyünde oturuyorduk. Sonra Taraktaş'a taşındık. Taraktaş'da öğrenci yurtları vardı. İlk zamanlar yatak, yemek ve okul ücretsiz idi. Sonradan yatak için de, yemek için de ve hatta okul için bile para almaya başladılar. Rahmetli babam kolhozda çalışıyordu. Kolhozlara aylık yerine az az yemek için erzak veriyorlardı. Bizler evden okula para olmadığı için yayan gitmek durumundaydık (Taraktaş-Sudak arası yaklaşık 14 kilometredir). Ben daha sonra maddî sıkıntılar yüzünden okuldan ayrılıp, Küçük Taraktaş kolhozunda sekreter olarak çalışmaya başladım. Ama bir müddet sonra ortaokulu bitirip Yalta'daki öğretmen okuluna girdim. 1941 senesi savaş başladığında ben Yalta'da idim. Savaş olduğundan dolayı, okulu bitirmeme rağmen diploma alamadım. Benimle beraber Otuz köyünden Sultaniye Veliyeva ve S. Seytmemetov da vardı. İşte savaş hayatına böyle başladım.

Büyük ağabeyim Celâl Ablâlimov savaşa gitti. Diğer kardeşim Ablâmit de savaş başladığında askerdeydi. Ondan mektup aldık, Gomel şehrinde imiş. O orada ebediyete kadar kaldı. Kırım ise Alman ordusunun işgali altındaydı. 14 Nisan 1944 senesi Sovyet Ordusu Kırım'a girdi. Her bir köyden bilgili kızları topladılar. Beni de o kızların arasına aldılar. Sonra hepimizi değişik yerlere dağıtarak halkın listesini yaptırdılar. Halka sorulan sorular şunlardı: Adın, soyadın, yaşın ve milletin. Biz nereden bilebilirdik bu hazırlanan listelerin bizim Kırım Tatar halkının kara yazılı günü için olduğunu?

18 Mayıs 1944'de sabah saat 4'de kapılar çalındı. İki er ve bir subay bizleri uykudan uyandırıp, üstümüze ne giyebildiysek öylece bizi tekme-tokat silâh zoruyla evimizden dışarıya çıkardılar. Kamyonlara doldurup Kefe şehrine götürdüler. Bindiğimiz kamyonları geri geri sürerek istasyonda duran hayvan vagonlarının kapısına yanaştırıp, aşağıya inmemize müsaade edilmeden kamyondan doğruca trene bindirildik. Onların gözünde bizler insan değil, hayvan gibiydik. Vagonun içi hayvan pisliğinden cıvık cıvıktı. Vagon ağzına kadar silme dolduktan sonra kapılar kapatıldı ve on iki gün sonra Rusya'nın Gorkiy (Nijniy Novgorod) bölgesinde açıldı. İki vagon Kırım Çingenelerini orada şehrin ortasına bıraktılar. Çünkü onlar çalışmazlardı. Bizi de Gorkiy bölgesi Pravdinsk kâğıt kombinesine bıraktılar. Balıkino denilen yere de iki vagon adam götürdüler. Savaştan sağ kalan Seferov ve bazı Kırım idarecilerini Volga tarafına derin dağlar içine götürdüler. Bir daha onlardan haber alamadık. Kâğıt kombinasının adamları yaşımızı, mesleğimizi sorup sabaha kadar bizi bilgimize göre işlere dağıttılar. Açıkta hiç kimse kalmadı. Yaşlı, genç, çocuk hepimize bir iş buldular. Ben öğretmen olduğumdan bana masa başında iş yazmışlar. Aylığımı sordum, "600 ruble ve 450 gram ekmek" dediler. O zaman ailemiz babam, annem, ben, Ayşe kardeşim (Şimdi Taraktaş köyünde oturuyor) ve Settar kardeşimden (rahmetli oldu) oluştuğu, yani kalabalık olduğu için aylığı çok olan ağır bir iş istedim. B.eni selüloz atölyesine aldılar. Orada cepheye kâğıt hazırlıyorlardı. Fakat orası sağlığa çok zararlıydı. Oraya ilk girdiğim günlerde devamlı hap-şınyor, gözlerimden yaş geliyordu.

Asan kardeşimi de Almanlar işgal sırasında orduya hizmet için götürmüşlerdi. Aradan yedi yıl geçtikten sonra gelip bizi buldu (1989'da Asan kardaşım Vatan Kırım'da vefat etti). Sudak şehrinde yaşayan bir insanperver Rus arkadaşım bana mektup ve iki küçük paket yolladı. Bu da hatıralarımın bir köşesinde daima duruyor.

Bir müddet sonra insanlar, yapılan eziyetlere dayanamayıp kaçmaya başladılar. Ondan sonra fabrikanın idarecileri biz Kırım Tatarlarına kumandanlık rejimi koydular. Ayda iki defa işlerimizi bırakıp kumandan gözetimi altında gidip imza atıyorduk.

1956 senesi biraz gevşeme oldu. Beni imza atmaya götürmemeye başladılar. Bilâhare Özbekistan'a gittim. Rahmetli eşim savaştan sonra Taşkent'de okumuş. Savaş başladığında orduda yemin merasiminden sonra cepheye götürmeyip İran'dan gelen çekirge sürüsünü kovmaya göndermişler. Sonra cepheye gitmiş, oradan da sağ-salim dönmüş. Savaşta General Berzarin'in alayındaymış. İlk onlar Berlin'e girip bayrak çekmişler. General Berlin'e girdiğinde sevinip motosikletten düşüp ölmüş.

Bizler acı ve uzun sürgünlük yıllarından sonra Vatan'a dönmeye muvaffak olabildik. Pek çoklarımız bu günleri göremeden sürgünde son nefeslerini verdiler. Neyse bu günümüze de şükür, daha beterinden Allah saklasın. Allah evlâtlarımıza Vatan Kırım'da ilelebet yaşamayı nasip etsin. Biz göremeyiz belki ama, inşaallah evlâtlarımız Tarak Tamgalı Gökbayrağımızı göklerde görürler. Amin.


Emel Dergisi , Sayı:211 Kasım - Aralık 1995 , Sf. 23

Hatıralar

Anlatan : Olga KORNİYASENKO  Hazırlayan: Ebru MANGA

Benim adım Olga Korniyasenko. Ben Kırımlı bir Rus kadınıyım. Bahçesaray'ın Tavbadrak köyünde, 22 Haziran 1916'da doğdum. Ailem ve ben, bu köyde Kırım Tatarlarıyla, onlar sürgün edilene kadar beraber yaşadık.

Karalez köyünde 1933 senesinde Kırım Tatar mektebinde öğretmenlik yaptım. Zaten bu köyde okudum. Dört sınıf bitirdim, İlk ay Rusça, Latince okudum. Sonra öğretmen oldum ve evlendim. Son olarak 1935 senesinde kolhoz'da çalıştım.

Benim Kırım Tatarcam çok iyidir. Çünkü Kırım Tatarlarıyla beraber yaşadığımız bir köyde doğdum. Sürgünden sonra, sürgün edilen Kırım Tatarlarıyla hep mektuplaştım. Onlar bana oralardan mektup yazıyorlardı: "Soyumuz, sopumuz nasıl, neredeler?" diye soruyorlardı. Ben de onlara Latince, Kırım Tatarca, Rusça mektup yolluyordum. Şimdi Kırım Tatarcam biraz zayıfladı.

Benim Kırım Tatar akrabalarım var. Eşimin ablası bir Kırım Tatarı ile evlendi. Müslüman oldular. Şimdi hepsinin çocukları var. Kimileri Kırım'a göçüp geldi. Çadır şehirlerde yaşıyorlar. Onlar sürgün sırasında Semerkand'da kaldılar. Ben Rüsum, akrabalarım da Rus, ama onları da sürgüne yolladılar. Çünkü balalarından, aqaylanndan ayrılmak istemediler. Rus oldukları için hükümet onları sürgün etmeyecekti. Üç çocuğunu onun yanında bırakacaklardı. Üç çocuğunu ise kocası ile sürgüne göndereceklerdi. Fakat o bunları dinlemedi, "balalarım nereye giderse, ben de oraya giderim" dedi.

Soylarım 1944'te sürgünlüğe gitti. 1968 senesinde öldü. Kırım'a köyüne kesin dönüş yapamadı. Ancak misafir olarak geldi.

Sürgüne gönderilen Kırım Tatar aqaylanndan Tavbadrak köyüne dönenler oldu. Ama onları sonra gene geri gönderdiler.

Alman işgali esnasında partizanlar köyümüzde üç Almanı öldürdüler. Almanlar bunun üzerine köyümüzden yirmi beş tane masum insanı sebepsiz yere kurşuna dizdiler. Hepsi 17-18 yaşlarından oluşan genç çocuklardı. Hepsi bizim köyün delikanlılarıydı. Şimdi onların hatırasına bir anıt yapıldı.

Sürgün gününü hiç unutamadım. Çünkü biz de çok korkmuştuk. 18 Mayıs 1944 günü, köyümüze baskın yaptılar. Bize hiç bir açıklamada bulunmadılar. Gece saat dörtte yapakları bu baskında Rus olanları bıraktılar. Kırım Tatar olanları köyün başına çıkardılar. Bizim de kapımızı çaldılar. "Tatar mısın, yoksa Rus mu diye sordular?"

Sonra Kırım Tatar olanların hepsini kamyonlara yüklemeye başladılar. Bahçesaray'dakileri de sürmek için oraya yöneldiler.

Ben burada gördüklerimi, olup bitenleri yöneticilere yazdım. Haberleri olsun istedim. Askerliğe gidenleri, sonra Almanlar tarafından götürülenleri yazdım. Daha önemlisi, köyümde öldürülen balaları, insanları, aileleri onların çocuklarının isimlerini birer birer yazdım.

Biz 1944 senesine kadar Kırım Tatarlarıyla hep kardeşçe yaşadık. Bu olaylar olurken, biz de çok üzüldük, çok şaşırdık. Çünkü onlara alışmıştık. Neredeyse köyün tamamı Kırım Tatar ailelerinden oluşuyordu. Köyde yüz yirmi tane aile vardı. Bunların yedi tanesi Rus, yüz on üç tanesi Kırım Tatar ailelerinden oluşuyordu.

Kırım Tatarları sürgün edildikten sonra köy bomboş kaldı. Onların sığırı; ab, köpeği, kedisi ortada kaldı. Sonra onları da aldılar. Bizim sığırlarımızdan da alıp gittiler. Sığırlarımızdan biri buzağlayacaktı. Onlara buzağı var, sütü akıyor, danayı alayım dedim. Dinletemedim onu da alıp gittiler.

Biz de ondan sonra kolhoz'da çalışmaya başladık. Böylece zaman geçip gitti.

O zamanlar, yani sürgünden sonra KGB ve idareciler bize pek bir şey yapmadı. Ne zaman ki Kırım Tatarları gelmeye başladılar, onlar da bizi sıkıştırmaya başladılar. Çünkü hükümet onların geri gelmesini istemiyordu.

Bunların üzerine Gorbaçov'a mektup yazdım. Sonra da Gromıko'ya yazdım. Olup biteni bildirdim. Fakat o böyle bir şey duymadığını bildirdi. O zaman ben de "Özbekistan'da o kadar çok Kırım Tatar halkı var, onlara sorabilirsiniz ve bir yalanım varsa bana istediğinizi yapabilirsiniz" dedim. Sonra KGB'den bana bir daha böyle mektup yazmamamı bildirdiler. Ben de onlara doğru bildiğimi ve gördüklerimi yazdığımı, yalanım olmadığını bildirdim. Elimden geldiğince Kırım Tatar halkını savundum.

Sürgünden bir süre sonra hükümet Rus halkını Kırım Tatarlarının aleyhine kışkırtmaya başladı. Kırım Tatar halkını faşist olarak tanıttı. "Onlara inanmayınız, onlara yardım etmeyiniz" diyorlardı. Çeşitli provokasyonlar yaratıyorlardı. Meselâ bir Rus genci öldürüldüğünde, mitingler düzenleyip, bunu Kırım Tatarlarının yaptığını yaydılar. Bunun gibi Kırım Tatar halkından uzaklaştırıcı, soğutucu söylentiler yayıyorlardı.

Halbuki biz senelerce Kırım Tatarlarıyla aynı toprakları paylaşmıştık. Ben Tatarım, yok sen Russun diye bir ayrım yoktu. Zaten bizim köye 2 km. uzaklıkta bir Rus köyü vardı. Ama hiç bir zaman aralarında anlaşmazlık olmadı. İki köy daima çok iyi anlaştı. O vakitlerde toylarda Kırım Tatarlarıyla Ruslar beraber eğlenir, beraber kutlarlardı. İşte o zamanlar bizler de Kırım Tatar türkülerinden bazılarını öğrenmiştik. Bazılarının sözleri birer ikişer aklımda...

Aman, aman değirmenci

Canım, közüm değirmenci... 

... Ayaqayor, yaraqayor ......

100 bin saldat topladılar 

Men garibin başına 

Aqyardan da çıqğan

Çıqarayım men türünü

Yandı menim yüreciğim

Ah aneyim tütünü...

Bu şekilde devam ediyor.

Benim eşim tütünde çalışıyordu. Öleli on iki yıl oldu. Ben şimdi torunlarımla yaşıyorum. İki torunum var. Biri Akmescit'de, birisi de benimle oturuyor.

Biz Kırım Tatar halkı ile yıllar boyu birlikte kardeşçe yaşadık. Ta ki 18 Mayıs 1944 yılı faciası olana kadar. Ondan sonra da bir araya gelemedik. Ama şimdi bile olsa beni Kırım Tatar arkadaşlarım, komşularım arayıp bulurlar. Benim de onlara evim ve kapım her zaman açıktır.

Kırım Tatar sözünen aytqanda "Qapımız açıq, törümüz boş!"


Emel Dergisi , Sayı:205 Mayıs - Haziran 1995, Sf. 31

Sürgün Faciasından

Anlatan : Rıdvan MUSTAFA - Hazırlayan: Neşe SARISOY

1923 yılında doğdum. Babam Çarlık Rusyası'na askerlik yapmamak için Türkiye'ye kaçmış ve orada üç yıl yaşamıştı. Üç yıl sonra Türk pasaportu alarak Kırım'a dönmüş. Kırım'da 1929 yılında ailemiz "Kulak" yani zengin ilân edilerek mallarımıza ve eşyalarımıza el kondu. Altı yaşındaydım ve eşyalarımızın arabalara doldurulup götürülmesi gözümün önünden hiç gitmez. Babam kaçak olarak Moskova'ya gitti ve Türkiye Büyükelçiliği'nden Türk vatandaşı olduğumuza dair belgeler getirdi. Böylece mallarımıza ve eşyalarımıza Sovyet hükümetince el konulamayacağını söyleyerek mallarımızı geri talep etti. Yalnızca bir ineğimizi geri alabildik. Bu olaydan sonra babam çok yaşamadı. İki yıl sonra 47 yaşında öldü. Biz üç çocuk yetim kaldık.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline giren Kırım 1944 baharında Kızıl Ordu tarafından geri alındıktan sonra, Akyar'da savaşan askerler dinlenmeye köyümüze gelmişlerdi. Bazıları bizim evde yaşıyorlardı. İçlerinde subay olanı bir Kazan Tatarı idi. Ben genç olduğum için onunla oturup uzun uzun sohbet ederdik. Adı Zakir'di. O günü akşam üzeri eve geldi. Sıkıntılıydı. Köyde askerler evleri dolaşıp tespitler yapıyorlardı. Önce bu yazıcılardan söz açtı, sonra, "Sana bir sır vereceğim. Çok gizli bir şey söyleyeceğim. Sizi yarın sabah erkenden Kırım'dan çıkaracaklar, sürgün edecekler" dedi. İnanmadım. Evdekiler de inanamadı. O gece nöbeti olduğunu ve gece evden ayrılacağını, bizim uzun bir yolculuğa hazırlanmamızı söyledi. Gece üç civarında evden ayrılırken yine hazırlanmamızı, yola dayanabilecek gıdalar almamızı söyledi ve çıkıp gitti. O gittikten Bir-bir buçuk saat sonra, tam derin uykuya dalmak üzereyken kapımız dövülmeye başlandı. Kalkıp kapıyı açsak, iki asker karşımızda. "Hazırlanın! Çabuk hazırlanın! 5 dakika mühlet size!" diye bağırdılar. Uyku sersemi bir şey anlayamadık. Bunun Sovyet Hükûmeti'nin kararı olduğunu, sürgün edildiğimizi, Kırım'dan kovulduğumuzu söyledi askerler.

Evimizin yanında bir mezarlık vardı. Bütün köy halkını oraya topladılar. Daha sonra kamyonlara doldurarak Bahçesaray'daki Süren istasyonuna getirip, hayvan vagonlarına yüklediler. Vagonlar yetmeyince, tahtalarla vagonları bölerek ikinci bir kat yaptılar. Kapıları kapatıp, üzerine de tahtalar çaktılar. Vagonlar pislik içerisindeydi. Vagonlar yola çıkınca, köyümüzden Meryem adlı bir genç kız yır söylemeye başladı. Yırın sözleri, Meryem'in sesi, sesindeki acı ve isyan, korku ve endişe, vatan sevgisi ve vatana dönüş ümidi, halkımızın hislerini dile getiriyordu. O ses ne zaman sürgünü hatırlasam, sadece kulaklarımda değil, kalbimde beynimde tekrar tekrar söylenir durur. Meryem'in yırıyla ağladım, vagondaki herkes ağladı, halkımız ağladı.

Tam 24 gün yol gittik hayvan vagonlarında. Bizleri Semerkand şehrinin istasyonuna getirip döktüler. Yolda ölenlerimizi gömemedik. 24 gün değil 24 yıldı o yolculuğumuz. Sonra köylere, kolhozlara dağıtıldık. İşe yarayanlarımız, esir pazarındaki gibi seçilip, çalışmaya götürülüyordu. Ahırlarda, toprak altlarında, kovuklarda yaşadık. Bir taraftan karın tokluğuna çalışıp, yaşamımızı sürdürürken, diğer taraftan evlerimizi kurmaya başladık. 22 yıl çalıştım, 22 yıl hizmet ettim Özbekistan'a. 1959 yılından itibaren millî hareketimize iştirak ettim. Şehirlerde, köylerde kasabalarda çeşitli vesilelerle toplanır, Vatan'a dönmek, uğratıldığımız haksızlığı gidermek için neler yapmamız gerektiğini konuşur, halkımız arasında Millî Hareket'in güçlenmesi için çalışmalar yapardık. Özbekistan'da kazandığım her şeyi Vatan yolunda harcadım. 1975 yılında Kırım'a döndüm. Kendi adımıza aldığımız evlerin mülkiyetini resmen üstümüze almamıza izin vermedikleri için, bir komşum adına ev aldım. Anamla kızımı getirdim ve kendim de iki yıl sonra Kırım'a göç ettim. Bizlere yıllarca Kırım'da oturma ve çalışma izni vermediler. 1979 yılında eşim, ondan yedi ay sonra da 31 yaşındaki oğlum vefat etti. Küçük kızımın çocukları ilkokula başladığında halâ oturma izni vermemişlerdi. Torunlarımı okuldan çıkarıp, kızımı üç gün tutukladılar. Daha sonra onları polis nezaretinde Kırım dışına sürgün ettiler. Altı defa Moskova'ya gittim, müracaatlar yaptım. Söyledikleri, "Siz Kırım Tatarısınız, sizlerin Kırım'da yaşama hakkınız yok" idi. Evimize sürekli polis gelir, tutanaklar tutar, sorgular, Kırım'ı terketmemiz için baskı yapardı.

Şükür şimdi Vatan'da 250,000 kişi olduk. "Niçin bu kadar sıkıntı çektiniz, mücadele ettiniz?" diye sorarsanız, Vatan sevgisi derim, Vatan borcu derim. Aksi halde çocuklarımız, torunlarımız bizden hesap sorarlardı. "Suçsuz olduğunuza, haksız yere sürgün edildiğinize göre, neden hakkınızı aramadınız? Neden Vatan'a dönmek için mücadele etmediniz?" derlerdi.


Emel Dergisi , Sayı:209 Temmuz - Ağustos 1995, Sf. 26

 

ÖLÜM KATARLARI

Yazan : Karp Gulak  Hazırlayan: Nail Aytar

1944 yılının Mayıs ayında Akyar'da Karadeniz kalesinin Alman işgalcilerinden kurtarılması şerefine yapılan top atışlarının tamamlanmasından sonra, içinde benim de bulunduğum (Yevpatoriya) Gözleve Kızılbayraklı 50. Muhafız Avcı Tümeni'nin askerleri uzak cephelere gitmek için hazırlıklara başlamıştı. Bir kaç gündür Voinka istasyonunun civarında Baltık ülkelerine gitmek için tren temin edilmesini bekliyorduk. Fakat bir türlü vagonları vermiyorlardı. Uzun bekleyişlerden sonra kendi imkânlarımızla Snigurivki istasyonu rayonuna gitme emrini aldık. Rotamız Herson üzerinden kuzey istikametine doğruydu. Bir gün sabahın erken saatlerinde bir trenin sinyal düdüğünü duyduk ve çok geçmeden demiryolunun viraj noktasında trenin kendisi de göründü. Askerlerden birisi: “Trenimiz geldi, bize ise kendi imkânlarımızla gideceksiniz denmişti” dedi. Fakat tren durunca içinden, bizim bir zamanlar haki renkli olan cephe üniformalarımızdan çok farklı görünen yepyeni üniformalar giymiş, otomatik silâhlı askerler çıktı. Önlerinde “Nereye gidiyorsunuz? Vagonların yanından çekilin” diye bağırarak silâhını bize doğrultan genç bir teğmen vardı. Vagonlardan ise ağlama sesleri, anlaşılmayan yanık sesler, inlemeler ve haykırışlar geliyordu. Şimdi Kazan'da yaşayan Kazan Tatarı asker Raif İsmailov yavaş bir sesle, “Kavga ediyorlar, birilerine soğuyorlar” dedi. Leningradlı subay Volohov kendinden çok genç, oğlu yaşlarındaki binbaşıya, “Binbaşı arkadaş, vagonlardaki insanlar su istiyorlar, izin verin onlara su verelim” dedi. Binbaşının cevabı ise kısaydı: “Onlar insan değiller, onlar hainler.” Arkasından da çok kaba bir üslûpla “Gidin burdan” dedikten sonra, bana dönerek “Bana kumandanınızı çağırın” emrini verdi.

Benim çağırdığım tabur karargâhımızın kumandanı muhafız yüzbaşı Avilov gelerek askerî hiyerarşiye uygun bir şekilde, “Buyurunuz binbaşı arkadaş” dedi. Binbaşı ona, “Silâh kullanmamızı istemiyorsanız derhal askerlerinizi alıp buradan gidin. Bana üstlerimden böyle emir verildi” dedi, Ardından da bazı silâh sesleri duyuldu. Bunlar ihtar atışlarıydı.

O sırada meseleyi anlayan bizim askerlerimiz fakir azıklarından çıkardıkları peksimet, ekmek ve şeker parçacıklarını hayvan vagonlarının yüksek ve dar pencerelerine uzatıyorlar, yarı aralık kapılardan su kaplarıyla içerdekilere su veriyorlardı. Buna kızan binbaşı “Bu iş güzellikle bitmeyecek, derhal bana Smerş** temsilcisini çağırın” diyerek trenlerin harekete hazırlanması emrini verdi. Pavel Avilov Smerş temsilcisi muhafız yüzbaşı Kokovkin'in komşu köyde olduğunu söyledi. Ardından binbaşı Kırım Tatarlarına yardım eden Volohov'u ve Sibiryalı Kuzakov'u işaret ederek “Bunun ve bunun adlarını söyleyiniz” dedi ve olanlar için kumandanlığa bir rapor yazılmasını istedi. Volohov ve Kuzakov askerlerin içinden ayrılarak bir kenarda beklemeye başladılar. Bizim kumandanımı: Avilov askerlere ceza verilmemesini rica etti. Genç kumandan önce uzun süre razı olmadıysa da, sonra bloknotundaki isimlerin yazılı olduğu say fayı yırtarak attı.

İçimizdeki en yaşlı asker olan telefoncumuz Leningradlı Volohov'un “Ölüm Katarı” ismini verdiği katar hızını arttırıyordu. Dar ve pis kokulu vagonlardan duyulan çocukların ve kadınların sesleri yüreklerimizi bıçakla keser gibi yaralıyordu. O ana kadar dahî liderlerimizin haklılığın can ve yürekten inanagelmiş bu yaşlı Komünist Partisi üyesi asker gözlerinden yaşlar damlayarak “Bunlar nasıl düşman olur?” diye sorarak gen kendi cevap verdi “Muhasara altındaki Leningrad'da yaşayan çocuklarımı faşistlere nasıl düşman iseler, bunlar da bize öyle “düşman”dırlar. Orad faşistler vardı, burada ise kendimizinkileri, suçsuz insanları yok ediyorlar”.

Binbaşının isimleri yazdığı kâğıdı yırttığını gören İvan Kuzakov “Galiba bir belâdan kurtulduk” dedi. Volohov ise moral bozukluğu ile, “Be öyle düşünmüyorum; bu çocukların hafızası iyi, kolları serttir. Tezkereyi yırttı ama adları aklında tutuyor” diye fikrini söyledi. Nitekim, arada bir kaç gün geçmeden Volohov ve Kuzakov yine aynı yerde, Voinka'da Alay Kumandanı'nın siyasî konularla ilgili yardımcısı Brodskiy ve Smerş temsilcisi Kokovkin'in önünde esas duruşta durarak “halk düşmanları”na yani Kırım Tatar çocuk ve kadınlarına neden yardım ettikleri konusunda sorgudaydılar. Binbaşı Brodskiy çok hiddetliydi, ama her işi düşünüp taşınıp yapan Kokovkin bu işten çıkış yollarını araştırıyordu. Ve buldu da. Tam o sırada yakınlarda bir yerde bir el bombasının patladığı işitildi. Oralarda otlamakta olan bir at el bombasına basmış ve telef olmuştu.

Kokovkin Volohov ve Kuzakov'a dönerek, “İşte at öldü, sizler ise atın otladığı yerin yakınında bulunduğunuz için yaralandınız. Sizi revire yollarız, yaralarınızı tedavi ederler.” Brodskiy'nin itirazına rağmen, Kokovkin sorumluluğu üzerine alacağını söyleyerek “İnsaniyet ve merhamet duygularını cezalandırmak mümkün değildir. Siz de biliyorsunuz ki, onlar en azından ceza taburuna gönderilirler” diye ekledi.

Volohov hüngür hüngür ağlıyordu: “Bu nasıl şey, çocukları ölüme götürüyorlar onlara su vermek bile yasak. Aynı Leningrad'da faşistlerin yaptığı gibi çocukları yok ediyorlar.” Vefatından önce Sergey Petroviç Kokovkin bana yazdığı ve hayatındaki son mektubu olan mektubunda o dehşetli olayları hatırlatarak “Biz o zaman Kırım'da bir yanlışlık yaptık” diye yazarken bir bakıma günahlarından arınmak ister gibiydi.

Ölüm katarları ise Sibirya'ya, Kazakistan'a, Özbekistan'a sürgün edilen Kırım Tatarlarını taşıyorlardı. Bütün bir halkı “satılmışlar” diyerek cezalandırıyorlardı.

Savaştan sonra biz 24. Muhafız Tümeni mensupları her yıl Gözleve'de şehrin kurtuluş günü bir araya geliyorduk. Kırım'dan sürgün ve “halkların dostluğu” şiarı altında yapılan soykırım meselesini sık sık konuşuyorduk. Ağır Topçu Bataryası'nın sabık kumandanı ve Lugansk Pedogoji Enstitüsü hocası Aleksey Andreyeviç Mihho bir kaç kere şöyle demişti: “Bu nasıl şey? O vakitlerde Kırım'da bizim ordu, 2. Muhafız Ordusu, 51. Muhafız Ordusu, Özel Primorsk Ordusu, Karadeniz Filosu ve çeşitli özel birlikler bulunmaktaydı. Yüz binlerce asker ve subay vardı. Biz o zaman herkesi 'Sen kimsin? Almanlara hizmet ettin mi? Cevap ver!' diye sorgulayabilirdik. 'Eğer hizmet etmediysen rahat yaşayabilirsin' diyebilirdik. Bu sürgün meselesi bizim Perekop'a [Orkapı'ya] hücum edip orayı ele geçirmemizden çok önceleri Kremlin'de plânlaştırılmış olmalıdır.”

Biz çoğu halde “dahî liderlerimizin” canavarlık iradesini hayata geçiren kör adamlardık. Zamanında Ukrayna'da ve Kuban'da söz dinlemeyen, kolhoza girmekte acele etmeyen köylüleri yok eden, Kırım, Kalmukistan ve Kuzey Kafkasya halklarını İkinci Dünya Savaşı yıllarında soykırıma uğratanlar bu dahi liderlerimizdir. Bu bakımdan, sizler totaliter dönemde çok zarar gören insanlar biz başkalarının kör icracılarını bağışlayınız. 18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım'dan sürgün edilen halkların ' hatırasına yaktığım meşalem, bugün geri dönebilen Kırım Tatarlarına küçük bir adalet kıvılcımım, benim yürek yanığımdır. Hem Kırım'a geri dönenler, hem de Sibirya, Kazakistan, Özbekistan yollarındaki küçük tren istasyonlarının etrafındaki, gamlı ölüm katarlarının geçtiği bütün yollar boyunca yeri belirsiz kabirlerde yatanlar bizleri bağışlayınız. Artık hür ve mutlu yaşayın Kırım sakinleri!


Emel Dergisi , Sayı:216

* “Sürgün Hatıralarından” başlıklı bölümümüzde bu sefer yayınlanmakta olan hatıranın özelliği, öncekilerin aksine, sürülenler değil, sürenler arasında bulunmuş birisine ait oluşudur. Hatıranın yazarı Karp Gulak 1944'de Kızıl Ordu'daki Kızılbayraklı 24. Yevpatoriya (Gözleve) Tümeni'nde takım kumandan yardımcısıydı. Kırım Tatar Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktardığımız bu hatıranın orijinali Akmescit'te yayınlanan Yanı Dünya gazetesinin 7 Temmuz 1995 tarihli nüshasında derc olunmuştur (Nail Aytar).

**Smerş: Sovyet askerî karşı casusluk teşkilatı; Rusça Smert şpionam [Casuslara Ölüm] sözlerinden gelir (Hazırlayanın notu).