Prof. Dr. Ufuk TAVKUL

Tarih, dil, kültür araştırmaları açısından Kafkasya siyasî veya fizikî bir coğrafya parçasının adı değil, bölgenin binlerce yıllık tarihi içersinde etnik ve sosyolojik süreçler sonucunda oluşmuş ve şekillenmiş etnik ve sosyo-kültürel bir coğrafyanın adıdır.

Kafkasya, Karadeniz kıyılarındaki Abhazlar, Adigeler (Çerkesler), Orta Kafkaslardaki Karaçay-Malkarlar, Osetler, Doğu Kafkaslardaki Çeçen-İnguşlar ve Kafkas Dağları’ndan Hazar Denizi kıyılarına doğru uzanan Dağıstan’daki Avarlar, Lezgiler, Kumuklar, Dargılar, Laklar, Tabasaranlar gibi yüzlerce yıldan beri ortak “Kafkas Kültürü” etrafında birleşmiş ve kader birliği etmiş Kafkasya halklarının yaşadıkları bölgenin tarihî adıdır. Rusya Federasyonu sınırları içinde yer alan Kafkasya, güneyde “Kafkas Ötesi” adı verilen coğrafyada Gürcistan ve Azerbaycan ile komşudur.

Kafkas Dağları’nın en yüksek ve sarp bölümünü oluşturan Karaçay-Malkar ülkesi, Orta Kafkaslarda Avrupa’nın ve Kafkas Dağları’nın en yüksek zirvesi olan Elbruz Dağı bölgesinde uzanır. Elbruz Dağı’nın batısındaki vadilerde yaşayan Karaçaylılar Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde bulunurlarken, Elbruz Dağı’nın doğusundaki vadilerde hayatlarını sürdüren Malkarlılar da Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ortak etnik isim olarak Tavlu (Dağlı) adını kullanan Karaçay-Malkarlar, ayrıca kendilerini bu dağların üzerinde yaşadıkları vadilerin adlarına göre Karaçaylılar, Bashanlılar, Çegemliler, Holamlılar, Bızıngılılar ve Malkarlılar olarak çeşitli zümrelere ayırırlar. Balkar adı Bashan, Çegem, Holam, Bızıngı ve Malkar vadilerinde yaşayan dağlıları tek bir isim altında toplamak isteyen Sovyet yönetimi tarafından verilmiş sunî bir etnik isim ve millet adıdır. Beş ayrı vadide yaşayan ve ortak etnik kökene, tarihe, kültüre ve dile sahip bu dağ kabileleri için Çarlık Rusyası döneminde Beş Dağ Zümresi / Topluluğu anlamına gelen Пять Горских Обществ (Pyat Gorskih Obşçestv) adı kullanılırdı (Kudaşev 1991: 155). Sovyet hâkimiyeti döneminde bu dağlıları Kabardeyler ile aynı özerk cumhuriyet içine almayı planlayan Ruslar, onları tek bir etnik isim altında toplayarak Balkar adını verdiler.

Karaçay-Malkar halkının XX. yüzyılda maruz kaldığı göç ve sürgün hareketlerinin temeli aslında XIX. yüzyıl ve gerisine uzanan tarihlerde atılmıştır. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının önünde aşılmaz bir engel olarak gördüğü Kafkaslar, tarihin gördüğü en uzun ve kanlı savaşlara sahne olmuş, bu coğrafyanın hürriyetlerine canlarından çok değer veren Kafkasyalı halklarının Rusya’ya karşı üç yüz yıla yakın devam eden bağımsızlık mücadeleleri yenilgiyle ve Kafkasyalıların büyük bir bölümünün ata yurtlarını terk ederek Osmanlı devleti topraklarına sürülmeleriyle son bulmuştur.

Kafkas-Rus Savaşlarının Başlaması

Altın Ordu imparatorluğunun parçalanarak küçük hanlıklara bölünmesinin ardından, büyük bir emperyalist devlet halinde tarih sahnesine çıkan Rusya, 1547 yılında ‘Korkunç’ lakabıyla anılan Çar 4. İvan’ın tahta geçmesiyle güneye doğru yayılmaya başladı. 1552’de Kazan, 1556 yılında da Astrahan hanlıklarını istila ederek ele geçiren Rusya sıcak denizlere inebilmek için önünde bir engel teşkil eden Kafkaslara doğru yönelmişti (Kurat 1993: 154).

XVIII. yüzyıl başlarında Rusya’nın tahtına Deli Petro olarak da anılan Birinci Petro’nun geçmesiyle, Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası millî bir hedef ve siyaset olarak benimsenmişti. 1722 yılında Doğu Kafkaslardaki Dağıstan üzerinden Kafkasya’yı işgal planını uygulamaya sokan Rusya, Terek Irmağı boyunca oluşturduğu hatta yerleşerek, bu bölgeyi Kafkasya halklarına karşı kullanabileceklerini düşündükleri Rus Kazaklarıyla doldurarak güçlendirdiler. XVIII. yüzyıl ortalarına kadar bu hattı Batı Kafkaslardaki Kuban Irmağı boylarına kadar uzatan Rusya, Osmanlı Devleti ile savaşmak mecburiyetinde kalınca 1775 yılında onaylanan Küçük Kaynarca antlaşması ile Kuban Irmağı’nı Osmanlı devleti ile arasında sınır olarak kabul etti (Baddeley 1989: 65)

1777 yılında Rusya Kafkasya’daki askerî birliklerini ikiye ayırarak, Kafkas ve Kuban ordularını kurdu. Böylece Rusya Batı Kafkasya’daki hattını iyice geliştirerek güçlendirdi ve Terek hattı ile Karadeniz arasındaki Kafkas kabilelerine karşı yürütülecek kanlı savaşın altyapı temellerini attı. Batı Kafkasya’daki Adige kabilelerinin Rusya’nın işgaline uğrama tehlikesi belirince, Osmanlı Devleti kendi açısından stratejik önem taşıyan bu bölgeyi korumak ve burada yaşayan Adigeler arasında İslâmiyeti yayarak kendilerine müttefik bir cephe oluşturmak gayesiyle, 1780 yılında Ferah Ali Paşa’yı Soğucak’ta bir kale inşa etmesi için görevlendirerek Kafkasya’ya gönderdi (Gökçe 1979: 54).

Rusya’nın 1782 yılında Kırım hanlığını ilhak etmesiyle Kafkasya’nın kuzeyindeki geniş bozkırların hâkimiyeti de Rusların eline geçti. 1783 yılının Ağustos ayında Gürcistan-Kahetya kralı Hercules (İrakli) ile bir anlaşma imzalayarak Tiflis ve çevresini hâkimiyeti altına alan Rusya, Kafkas Ötesinde önemli bir ilerleme sağladı. Aynı yılın Kasım ayında iki Rus taburu Tiflis’e girdi. Böylece Kafkasları hem kuzeyden hem de güneyden kontrol altına alan Rusya bir yıl sonra Orta Kafkaslarda yer alan Osetya bölgesinde Vladikafkaz kalesini inşa ederek Kafkasya’da kalıcı bir istila hareketinin temellerini attı (Saydam 1995: 92).

1785 yılında meydana gelen bir olay hem Kafkas-Rus savaşlarının karakterini hem de Kafkasya tarihini değiştirdi. Bu “kâfir Ruslara karşı gazavat ilân eden” Şeyh (İmam) Mansur’un ortaya çıkışıydı. Gençliğinde Uçermak adını taşıyan Şeyh Mansur’un adı Rus kaynaklarında Uşurma olarak geçmektedir. Kafkasya halkları arasında müridizm fikrini ilk yayan Çeçenistan’ın Alda köyünde ortaya çıkan İmam Mansur’du (Kundukh 1987: 31).

Mansur’un halk arasında artan şöhreti ve gücünden endişe duyan Rusya onun üzerine ordularını göndererek, Mansur’un çeşitli Kafkasya halklarından oluşturduğu küçük ordusu ile birkaç kez savaştı. Nihayetinde, Mansur’un Kumuk, Kabardey, Çeçen ve Dağıstanlılardan oluşan düzensiz ordusu disiplinli Rus ordusu karşısında yenilgiye uğradı.

Bu yenilgi üzerine Mansur’un ordusu dağıldı ve kendisi de Karadeniz kıyısındaki Türklere sığındı. Bir yıl gibi kısa bir zaman içinde Mansur’un ünü burada yaşamakta olan Adige kabileleri arasında yayıldı. Mansur’un kumandası altında Adigeler Ruslara karşı saldırılarını yoğunlaştırdılar. Adigeleri ve liderleri Mansur’u ezmek gayesiyle Potemkin Kuban ırmağı gerisine üç ayrı ordu gönderdi. Savaşlarda yenilen ve taraftarlarının çoğunu kaybeden Mansur Türklerin hâkimiyetindeki Anapa kalesine sığındı ve 1791 yılında Anapa kalesini ele geçiren Ruslar tarafından esir edildi. St. Petersburg’a gönderilen Mansur birkaç yıl sonra Soloveto manastırında öldü (Baddeley 1989: 79).

Kafkasya halklarını kuzeyden kuşatan ancak üzerlerinde henüz hâkimiyet sağlayamayan Rusya, Kafkasya’yı güneyden de abluka altına alabilmek için Kafkas Ötesindeki müttefiki Gürcistan üzerinde siyasî ve askerî hareketlerini yoğunlaştırdı. 1801 yılında Rusya’da 1. Aleksandır’ın tahta geçmesiyle birlikte Gürcistan Rusya’ya ilhak edildi (Baddeley 1989: 85).

1804 yılında Kafkasya bir isyan hareketi ile birlikte başlayan büyük bir bağımsızlık savaşına sahne oldu. Kabardey bölgesinde patlak veren bu isyan hareketine Kuban ırmağı ötesinde yaşayan Adigeler, Karaçay-Malkarlar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar da katıldılar (Kasumov 1992: 44).

1816 yılı sonbaharında Kafkasya’daki Rus ordusunun komutanlığına General Yermolov’un getirilmesiyle Kafkaslardaki mücadelenin seyri değişti. Yermolov’un Kafkasya’da uyguladığı politika ve sistem Rusya’ya Kafkasları kesin olarak işgal etmenin ve ele geçirmenin kapılarını açtı.

Yermolov Kafkas dağlarında yaşayan herkesi ister savaşçı, ister barış yanlısı olsun, Rus devletinin bir tebaası olarak kabul ediyor ve onların kayıtsız şartsız boyun eğmelerini istiyordu. Bu düşünceyle ilk önce dikkatini Sunja ve Terek ırmaklarının arasında yaşamakta olan Çeçen kabileleri üzerinde yoğunlaştırdı. Onları kontrol altında tutabilmek için 1818 yılında inşa ettirdiği büyük bir kaleye Çar 4. İvan’ın lakabı olan ve Rusçada “tehdit eden” anlamına gelen Grozni adını verdi. Grozni kalesinin inşası yalnız Çeçenleri değil Dağıstan’da bulunan Avar, Karakaytak, Tabasaran, Gazi Kumuk gibi küçük hanlıkları da endişeye sevketmiş ve kendilerini savunmaya karar vermişlerdi. Ancak Yermolov’un ordusu Çeçenler ve Dağıstanlılar üzerine arka arkaya düzenlediği saldırılarla Kafkas kabilelerini sindirmeyi başardı (Baddeley 1989: 115).

1822 yılında Terek Hattı’nın Terek ırmağının sol tarafına aktarılarak Kabardey’in iç bölgelerine doğru uzatılması, Kabardeylerin ayaklanmasına yol açtı. Yermolov ordusuyla bölgeyi işgal ederek bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı (Kasumov 1992: 49).

Kafkasya’da bulunduğu on yıl boyunca zâlimliği ve acımasız kararlarıyla şöhret kazanan Yermolov, Dağıstan’ın büyük kısmını Rusya’ya bağlamayı başarmıştı ama Kafkasyalılar arasında dinî ve millî bir birlik ve bağımsızlık fikrinin doğmasına da vesile olmuştu. Çeşitli Dağıstan kabileleri ile Çeçenleri aynı ideal etrafında birleştiren bu hareket İmam Mansur’dan kırk yıl sonra Kafkasya’nın doğusunda yeşeren “müridizm” hareketiydi.

İkinci müridizm hareketinin temel felsefesi olan ve bütün Müslümanları zengin-fakir, bey-köle diye ayırmadan eşit kabul eden İslâmiyet, Dağıstan’ın hanlar ve beyler tarafından ezilen halk tabakası arasında dinî bir uyanış ve Ruslara karşı özgürlük hareketinin esasını oluşturmuştu. Bu hareketin lideri 1793 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde doğan Gazi Muhammed’di (Baddeley 1989: 238).

Karadeniz sahilindeki Anapa’nın 1827’de Rus ordusu tarafından ele geçirilmesinin ardından Karadeniz Kıyı Hattı oluşturuldu. Bu hattın vazifesi savaşçı dağ kabileleri olan Adigeleri kontrol altına alırken, onlara Osmanlı İmparatorluğu tarafından deniz yoluyla gelecek askerî yardımları önlemek ve ticareti engellemekti. 1830-1842 yılları arasında kurulan 17 kale Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki güvenliğini sağladı (Pokshishevskiy 1984: 518).

1828 yılına gelindiğinde Kafkasya’nın büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyet sağlamış olan Rusya’nın ele geçiremediği tek bölge, Kafkasların en sarp bölümünde yer alan Karaçay bölgesiydi. Karaçay bölgesinin hem Osmanlılar hem de Ruslar açısından stratejik önemi vardı. Kafkasların en yüksek dağı Elbruz’un eteklerindeki bu bölge, Karadeniz kıyılarındaki Abhazya’dan Kafkas dağlarının kuzeyindeki diğer Adige bölgeleri ile Kabardey’e ve oradan da doğu Kafkasya’ya uzanan geçidin üzerinde bulunuyordu.

17 Ekim 1828 tarihinde üç ayrı koldan hücuma başlayan Rus ordusu Karaçay’a doğru harekete geçti. 30 Ekim 1828’de Rus ordusu ile Karaçay savaşçıları Kuban ırmağı kıyılarındaki Hasavka’da çarpışmaya giriştiler. Düzenli Rus ordusu önünde direnmeye çalışan Karaçaylılar başarılı olamadılar ve Ruslar güçlü silâhları ile direnişi kırıp geçidi aşarak, Karaçay’ı ele geçirdiler. Böylece Orta Kafkaslardaki en stratejik nokta da Ruslar tarafından ele geçirilerek Kafkasya’nın işgali tamamlandı (Tavkul 1993: 35).

Kafkasya’da Bağımsızlık Mücadelesinin Başlaması

1829 yılında Gazi Muhammed, bütün Dağıstanlıları Ruslara karşı kutsal savaşa çağırarak cihad hareketini başlattı. 1832 yılında Rus ordusu Çeçenistan’ı işgal ederek talan etti ve Dağıstan sınırına dayandı. Bunun üzerine Gazi Muhammed Dağıstan’a çekilerek yakın arkadaşı Şamil’in yardımıyla doğdukları köy olan Gimri’yi tahkim etmeye başladı. Ekim ayında Rus ordusu Gimri’yi kuşattı ve göğüs göğüse geçen bir savaşın ardından Gazi Muhammed’in öldürülmesiyle birlikte Gimri Rusların eline geçti. Bu arada Şamil yaralı olarak kaçıp kurtulmayı başarmıştı. Gazi Muhammed’in ölümü ve Şamil’in yaralanarak kaçışıyla birlikte müridizm hareketinin de sona erdiği fikrine kapılan Ruslar bütün Dağıstan’da yeniden hâkimiyet kurduklarını düşünerek geri çekildiler.

Gazi Muhammed’in ölümünün ardından toparlanan müridizm hareketi Hamzat Bek’i İmam olarak seçti ve mücadeleye devam kararı aldı. İmam Hamzat’ın bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Aşilta’da toplanan müridler Şamil’i imam seçtiler ve böylece Ruslara karşı yıllarca devam edecek mücadelenin bayrağı İmam Şamil’in eline geçti.

1838 yılı boyunca İmam Şamil otoritesini bütün Dağıstan’da kabul ettirmeye çalıştı. 1840 yılının Mart ayına doğru bütün Çeçenistan İmam Şamil’in önderliğinde ayaklandı. Bu sırada Karadeniz kıyılarında Adigeler karşısında ağır mağlubiyete uğrayan Ruslara İngiltere’nin müdahale edeceği haberi Çeçenistan ve Dağıstan’da Ruslara karşı bağımsızlık savaşının yeniden başlamasına yol açtı. Çeçenistan’daki başarılarının ardından Şamil dikkatini yeniden Dağıstan üzerine çevirerek güç toplamaya başladı.

1843 yılı sonbaharına doğru Ruslara karşı etkili bir savaş başlatmak için İmam Şamil düzenli bir ordu kurdu. 1843-1844 yılları boyunca bütün Dağıstan’da Rus ordusuna karşı büyük zaferler kazanan Şamil’in başarıları Kumuklar ve Kabardeyler arasında da hareketlenmeye yol açtı. Kabardey ve Karaçay-Malkar bölgelerinden Çeçenistan ve Dağıstan’a kaçarak mücadeleye katılanların sayısı giderek artıyordu. Çar rejiminin baskısından hoşnut olmayan bazı Kabardey prensleri ve soyluları da beraberlerindeki binlerce köylü ile birlikte Çeçenistan ve Dağıstan’a giderek Kafkasların bağımsızlık mücadelesine katıldılar. Kabardey’deki hürriyet mücadelesi sırasında prens ve soylular, din adamları Şamil’le irtibat kurarak işbirliğine girdiler (Kasumov 1992: 49).

1849 yılında İmam Şamil’in Çeçenistan ve Dağıstan kabileleri üzerindeki hâkimiyeti en üst noktasına ulaşmıştı. 1854-1856 yılları arasında devam eden Kırım Savaşı’ndan mümkün olduğunca yararlanmayı düşünen İmam Şamil Doğu Gürcistan’a bir saldırı düzenledi. Kırım savaşının sona ermesiyle Rusya bütün gücüyle tekrar Kafkasya üzerine yöneldi. 1859 yılı Nisan ayında Rus birlikleri Veden’i kuşatarak ele geçirdiler. Kendisine sadık müridleriyle birlikte Gunib’e çekilen İmam Şamil, Rus ordusuna karşılık 400 müridiyle Gunib’i savunmaya çalıştı ancak başarılı olamadı ve Rusya’ya karşı otuz yıldır sürdürdüğü hürriyet mücadelesinin ardından Ruslara teslim oldu (Baddeley 1989: 449).

1829 yılında Gazi Muhammed ile başlayarak 1859 yılında İmam Şamil’in teslim olmasına kadar Dağıstan ve Çeçenistan’da otuz yıl kesintisiz olarak devam eden Doğu Kafkaslardaki bağımsızlık mücadelesinin bir benzeri de Batı Kafkaslardaki Adige kabileleri arasında yaşanmaktaydı. Kafkasların iki ayrı bölgesinde birbirinden kopuk devam eden direniş hareketleri Kafkasya halkları arasında bir birlik sağlanamaması sebebiyle tam anlamıyla başarıya ulaşamıyordu.

1828-1829 Osmanlı-Rus savaşının ardından 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Çerkezistan üzerindeki haklarından vazgeçerek, bu bölgenin idaresini Rusya’ya bırakıyordu. Bu durum kendilerini ne Osmanlı’nın ne de Rusya’nın tâbiyetinde saymayan Adigeler arasında memnuniyetsizlik yarattı. Rusya ile Orta Doğu üzerinde rekabet içinde olan ve Rusya’nın Kafkasya’ya yerleşmesini arzu etmeyen İngiltere, Adigelerin bağımsızlık mücadelesinin savunulmasını İngiltere’nin bölgedeki çıkarları açısından zaruri görüyordu. Edirne Antlaşmasıyla Karadeniz’in Kafkasya kıyısının Rusya’ya bırakılmasını kabul etmeyen ve bu maddenin geçerli olmadığını ileri süren İngiltere Adigelerin Rusya’ya karşı bağımsızlık mücadelesini desteklerken, aslında Rusya’nın Kafkasları aşarak Akdeniz’e çıkmasını ve İran üzerinden “sıcak denizlere” inmesini engellemeye çalışıyordu. İngiltere, Adige beylerine ve soylularına silâh ve mühimmat sağlayarak Adigelerin Rusya’ya karşı savaşa devam etmelerini arzuluyordu.

Bu arada 1840’lı yıllarda İmam Şamil’in Batı Kafkaslardaki Adigeler arasına gönderdiği naiplerinin, Dağıstan’da devam eden bağımsızlık savaşını Adigeler arasında da yaymaya çalıştıkları dikkati çekiyordu. Şamil’in bölgeye gönderdiği ilk iki naibinin ardından Çerkezistan’a gönderdiği üçüncü naibi Muhammed Emin, esas temeli Ferah Ali Paşa tarafından atılmış olan dinî ve askerî teşkilat sayesinde Adigeleri düzenli bir ordu haline getirdi (Kasumov 1992: 101).

1856 yılında düzenlenen Paris Barış Konferansında Çerkes meselesi yoğun diplomatik mücadeleye sebep oldu. 1829’da imzalanan Edirne Antlaşmasının yeniden gözden geçirilmesini ısrarla talep eden İngiliz ve Osmanlı diplomatları, Kafkasya’da İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde bir Çerkes Devleti kurulmasını istiyorlardı. Ancak İngiltere, diplomatik baskı yoluyla Çerkezistan’ın bağımsızlığını Rusya’ya kabul ettiremedi.

Paris antlaşmasıyla Rusya’nın Balkanlar üzerinden Akdeniz’e inmesi engellenirken, İngiltere ve Fransa Orta Doğu’da hâkimiyet elde etmiş, Kafkasya ve Çerkezistan ise Rusya’nın yeni işgal hareketlerine açık hale gelmişti. 1859 yılında Abazalar, Besleneyler, Bjeduğlar, Temirgoylar ve Kuban ötesi Kabardeyleri Ruslara teslim olmak zorunda kaldılar. Bu arada İmam Şamil’in 25 Ağustos 1859 tarihinde Dağıstan’da Ruslara teslim olmasının haberi kısa sürede Batı Kafkaslardaki Adigelere ulaştı. Büyük yankı uyandıran bu haber üzerine Şamil’in Çerkezistan’daki naibi Muhammed Emin ve 100.000 kadar Abzeh silâhlı mücadeleyi bırakarak, Rusya Çarına sadık kalacaklarına yemin ettiler. 1860 yılı Ocak ayında 8.000 Natuhay Rusya’ya bağlılık yemini etti (Kasumov 1992: 139).

Her şeye rağmen mücadeleyi bırakmayan Ubıhlar ve diğer Adigeler 1861 yılı yazında Soçi vadisinde Büyük Hür Meclis adıyla bir meclis topladılar ve Rusya’ya karşı yeni savaş stratejilerini belirlediler. 1861-1862 yılları arasında Laba ve Belaya ırmakları arasındaki saha Ruslar tarafından işgal edildi. 1862-1863 yılları arasında Abzeh bölgesini işgal eden Ruslar burada direnişle karşılaştılar. Abzeh, Şapsığ ve Ubıhların Ruslara karşı direnişleri bir yıl daha devam etti. 1863 yılının yazında baş gösteren kuraklık ve kıtlık sebebiyle Adigelerin direniş güçleri giderek tükendi. Abzeh, Şapsığ ve Ubıh kabilelerinden Osmanlı topraklarına kitle halinde göçler başladı. 21 Mayıs 1864 günü, Karadeniz kıyılarındaki Tuapse yakınlarında yer alan Kbaade mevkiinde son Adige birliğinin de Rus ordusuna karşı savaşarak yenik düşmesiyle, Batı Kafkaslarda devam eden Adige-Rus savaşları sona erdi (Hızal 1961: 47).

1858-1863 yılları arasında, Kafkas-Rus savaşlarının henüz devam ettiği dönemde Kafkasya’dan Osmanlı devleti topraklarına kitleler halinde göç başlamıştı. Bunların çoğunluğunu Dağıstanlılar ile Kuban Irmağı boylarındaki Adigeler oluşturuyordu. 1861’den sonra Dağıstan’dan gelen muhacirlerin sayısında bir artış görülmüştü. 1863-1864 yıllarında ise Kafkasya muhacirlerinin neredeyse tamamına yakını Adige ve Abhaz~Abaza halklarından oluşuyordu. Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki Kerç, Taman, Anapa, Novorossiski, Tuapse ve Soçi limanlarından gemilere yüklenen Kafkasyalılar Osmanlı Devleti’nin Karadeniz kıyılarındaki Batum, Trabzon, Giresun, Fatsa, Samsun, Sinop, Ayancık, İnebolu, Ereğli, Şile, İstanbul limanlarında indirilerek, yerleştirilecekleri bölgelere dağıtılıyorlardı (Habiçoğlu 1993: 74).

1864 yılından itibaren gelen muhacir sayısının önemli ölçüde artması üzerine bu limanların yetersiz kalması sebebiyle, Kafkasyalılar Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki liman şehirleri olan Varna, Burgaz ve Köstence’ye sevk edilmeye başlandılar. Buralardan da Rumeli’deki iskân bölgelerine gönderilen Kafkas muhacirleri böylece Balkanlarda da önemli bir nüfus oluşturdular. Osmanlı arşiv belgelerinde 1863 yılında Varna ve Köstence limanlarına 60.000 Kafkasyalı muhacirin geldiği kaydedilmektedir. 1864 Haziran ve Temmuz aylarında Köstence’ye gelen Kafkas muhaciri sayısı 90.000’dir. 1864 Eylül ayında da Tuapse ve Soğucak limanlarından 80.000, Trabzon ve Samsun limanlarından yaklaşık 50.000 Kafkasyalı muhacirin daha Köstence limanına gönderileceği Osmanlı belgelerinde yazılıdır. Böylece yaklaşık 300.000 muhacirin 1863-1864 yılları arasında Balkanlara yerleştirildiği ortaya çıkmaktadır (Habiçoğlu 193: 78).

Kesintisiz olarak 270 yıldan fazla bir süre devam eden Kafkas-Rus savaşları Kafkasyalıların mağlubiyeti ve Rusya’nın Kafkasya’yı işgali ile sonuçlanırken 1.500.000’den fazla Kafkasyalı ata yurtlarından sürülerek Osmanlı topraklarına gönderildiler. Sürgün sırasında Dağıstanlılar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar fazla bir nüfus kaybına uğramazlarken, Orta Kafkasların sarp ve derin vadilerinde yaşayan Karaçay-Malkarlılar dağlara çekilerek sürülmekten kurtuldular. Ancak sürgün Batı Kafkaslarda tam bir soykırım hareketine dönüştü. Karadeniz kıyıları ile Kuban ovalarını Adigelerden temizlemek ve bu bölgeyi Rus Kazakları ve köylüleri ile doldurmak isteyen Rusya, Adige kabileleri ile Abhazların büyük bir bölümünü ata yurtlarından sürerek Osmanlı topraklarına gönderdi. Şapsığ, Abzeh, Besleney gibi kabilelerin büyük kısmı sürgüne tabi olurlarken, Rus hükûmeti savaşlarda en fazla ve en uzun direnişi gösteren Ubıhların tamamını Kafkasya’dan sürerek Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi.

Karaçaylıların Kafkas Dağları’ndaki sarp yurtlarından çıkarak Rusya’nın hâkimiyetindeki topraklara saldırmalarını önlemek için, Ruslar Kuban Irmağı’nın dağlardan ovalara açıldığı noktalara savunma kaleleri inşa ettiler. Böylece, Abrek adı verilen Karaçay savaşçılarının Kafkas Dağları’ndan çıkmalarını engellediler.

1864 yılında Karaçay-Malkar halkını idari açıdan ikiye bölen Ruslar, Karaçaylıları Kuban Eyaleti’ne bağlarlarken, Malkarlıları da Terek Eyaleti’nin idaresi altına aldılar. Karaçay-Malkarların da diğer Kafkasya Halkları gibi Osmanlı Devleti’ne göç etmelerini isteyen Rusya’ya karşı Karaçay halkı tekrar ayaklandı. Bu isyan 1873 yılında güçlükle bastırıldı.

1883 yılında Karaçaylıların bir kısmı Osmanlı Devleti topraklarına göç etmek amacıyla Kart Curt köyünden yola çıktılar. Bunlar Kart Curt’taki bütün mal ve topraklarını da satmışlardı. Ancak bu grup çeşitli sebeplerden dolayı Osmanlı topraklarına göçü gerçekleştiremedi. Bütün topraklarını sattıkları için Kart Curt’a da dönemiyorlardı. Bunun üzerine Cögetey Irmağı kıyılarında tekrar yerleşip Kafkasya’da kalmaya karar verdiler ve Cögetey adlı köyün temelini attılar. Cögetey’de yaklaşık iki bin Karaçaylı yaşıyordu (Tekeyev 1987: 92).

1885 yılında 1.500 kişilik bir Karaçay muhacir grubu Osmanlı Devleti’nin Rostov şehrindeki şehbenderi (konsolosu) vasıtasıyla Osmanlı Devleti Dâhiliye Nezareti’ne başvurarak Anadolu’ya göç etmek arzusunda olduklarını bildirdiler. Osmanlı Devleti’ne göç etmek niyetiyle hazırlanarak Rostov şehrinde toplanan Karaçaylıların durumları ile ilgili olarak Muhâcirîn İdâre-i Umȗmiyesi (Göçmenler Genel Müdürlüğü), İçişleri Bakanlığı’na 24 Cemaziyelevvel 1302 (11 Mart 1885) tarihli bir yazı yazarak şunları dile getirdi:

Dâhiliye Nezâret-i Celîlesi Cânib-i Âlîsine (İçişleri Bakanlığı Yüksek Makamına)

Ma’rȗz-ı çâkerleridir ki (Kulunuzun dileğidir ki),

Bin beş yüz nüfustan mürekkeb (oluşan) Karaçay Çerkes familyasının (ailesinin) Adana vilayetine hicret (göç etmek) arzusuyla Rostov’da bulunduklarından bahisle Rostov şehbendirliği (konsolosluğu) vekâletinden mevrȗd (gelen) telgrafla ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen tezkereye göre Kafkasya muhacirlerinin uzak bölgelere ve karaya çıkarılmadan aktarma suretiyle sevk edilmeleri hususunda buyurulacak kararınızın bildirilmesi beklenmektedir.

24 Cemaziyelevvel 302 ve 27 Şubat 300

Bende Rıza

Bu yazışmalar 1885 yılı Mart ayı boyunca devam etti. Bu sırada Osmanlı Devleti’ne göç etmek niyetiyle hazırlanarak Rostov şehrinde toplanan Karaçaylıların dayanma güçleri de azalmaktaydı. Sonunda Karaçay muhacirlerinin temsilcileri Osmanlı Devleti Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına bir dilekçe yazarak durumlarını anlatmaya ve göç etmelerine izin verilmesini talep etmeye karar verdiler. 15 Mayıs 1885 tarihinde gönderdikleri telgraf İstanbul’a ulaştı ve işleme konuldu.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Yıldız Bölümü, Sadaret Resmî Maruzatı, 19 Şaban 1302 (3 Haziran 1885) tarihli, 770 / 2669 no’lu bu belgede şunlar yazmaktadır:

Rostov,

Cânib-i Sadâret-i Uzmâya (Sadrazamlık Makamına),

Kulları Kafkasya’da mütemekkin (yerleşik) Karaçay ahalisi olup din ve devletimize iltica etmek arzusuyla mâmelekemizi (mal varlığımızı) büsbütün füruht ederek (satarak) pasaportlarımızı ahzetmiş (almış) isek de Deraliyyece hicrete (göç etmeye) komisyonca müsaade olunmadığından bahisle Rostov şehbenderi (konsolosu) hicretimize mümanaat etmektedir (engel olmaktadır) ve bizler ise hayvanat ve arazi gibi mâişetimize mucib olan her bir eşyamızı füruht ederek sokaklarda kalmış olduğumuzdan lutfen hicretimize ruhsat verilmesi Allah ve Peygamberimiz aşkına istidâ ve istirham eyleriz.

15 Mayıs 1885 (30 Receb 1302)

Vekil-i ahâlî-i Karaçay

Ümerâdan Tambiyev Ümerâdan Haci Zekeriya Abayev

1886 yılında Osmanlı Devleti topraklarına gelen ilk Karaçay muhacir kafilesi Tokat ve Eskişehir bölgelerinde kurulan köylerde iskân edildiler. Bu köyler Tokat iline bağlı Arpacı Karaçay ve Çilehane köyleri ile Eskişehir iline bağlı Yazılıkaya ve Akhisar köyleridir.

Karaçay-Malkarların 1905-1906 yıllarında Kafkasya’dan Göçleri

1891 yılında “Transsibirya” demiryolunun inşasına başlayan Rusya 1904 yılında bu demiryolunun büyük kısmını bitirmiş ve Uzakdoğu’da Çin ve Japonya’ya karşı bir nüfuz elde etmişti. Bu arada, 1894-1895 yıllarındaki savaşta Japonya’ya yenilen Çin hükûmeti, Port-Artur limanını Japonya’ya bıraktı. Bu bölgeyi Rusya’ya katmayı planlayan Çar hükûmeti Port-Artur’u işgal ederek Çin denizine ayak bastı. Rus ilerleyişini durdurmak isteyen Japonya 1902 yılında İngiltere ile bir ittifak kurdu. Rusların geri çekilmeyi reddetmeleri üzerine Japonya 1904 yılında Rusya’ya savaş ilân etti. Japonlar karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Rusya 3 Ocak 1905’te Port-Artur kalesini kaybetti ve Japonlar Rus ordusunun 30 bin askerini esir aldılar. Bu sırada Rusya’daki iç karışıklıklar ve sosyalist mitingleri Çar hükûmetini bir an evvel savaşı bitirmeye zorluyordu. Bunun sonucunda, 23 Ağustos 1905 tarihinde Rusya ile Japonya arasında barış imzalandı. Bu savaşta Rusya’nın kaybı ölü, yaralı ve esir olarak 400 bin kişiydi (Kurat 1993: 371).

Ruslar bu savaşta ordularını takviye edebilmek için Kafkasya halklarından da zorla asker topladılar. Rus ordusunda Japon savaşına götürülen Karaçay-Malkar delikanlıları, ata yurtlarından binlerce kilometre uzakta, kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir savaşta kanlarını döktüler. Bu olay ve Rusya’da yaşanmakta olan siyasi ve toplumsal huzursuzluklar Karaçaylıların bir bölümünde Osmanlı Devleti’ne göç etme isteği doğurdu.

Osmanlı Devleti’ne göç etme fikrinin doğmasında Karaçay-Malkar halkının içinden çıkıp kutsal topraklara hac vazifesini yerine getirmek üzere yola çıkan ve dönüşlerinde gördüklerini halka anlatarak onlarda ‘İslam Topraklarında Yaşama’ hayalini uyandıran hacıların büyük rolü olmuştu. XIX. yüzyıl sonlarında hacca gidip dönerken İstanbul’dan geçen ve Osmanlı Devleti’nin ihtişamını gören Baykullardan Başçı Haci, Bolurlardan İshak ve Golalardan Osman Haci adlarında Karaçaylı üç hacı, Kafkasya’ya dönüşlerinde gördüklerini Karaçaylılara anlatarak, onların arasında göç fikrinin doğmasına vesile olmuşlardı (Bağcı 2003: 17). Bu arada XX. yüzyılın hemen başlarında Karaçay’dan İslam hukuku tahsil etmek üzere İstanbul’a gelen Kurgakların Ramazan Efendi adlı Karaçaylı bir hoca da burada devlet yetkilileri ile görüşerek Karaçay halkının Kafkasya’dan göç etmesi konusunda olumlu bir cevap almıştı

1905 yılında Rusya’da meydana gelen ihtilal hadisesiyle birlikte Rus hükümeti Karaçaylıların Osmanlı Devleti’ne göç etmelerine izin verdi. Teberdi yöresi halkını göçe hazırlayanlar Sılpagarlardan Avbekir, Kurgaklardan Ramazan Efendi ve Golalardan Osman Haci iken Duvut ve Cazlık köylerinin göç rehberliğini Karabaşlardan Tuvgan Biy üstlenmişti.

Kasım ayında Karaçay’dan yola çıkan göç kafileleri günlerce süren yolculuktan sonra, önce Rus Kazaklarının yerleşim yeri olan Nevinka adlı stanista’ya (tren istasyonuna) geldiler. Burada bir süre kamp kuran Karaçay göçmenleri, kendilerine tahsis edilen yük treninin vagonlarına doldurularak Karadeniz kıyısındaki Novorossiyski adlı Rus limanına ulaştılar. Kış soğuklarının düştüğü günlerde Karaçay muhacirleri Karadeniz sahillerine perişan bir şekilde dağılıp, keçe ve yamçılardan yaptıkları derme çatma sığınakların altında kendilerini İstanbul’a götürecek gemilerin gelmesini beklediler. Bu sırada baş gösteren tifo-karahumma gibi hastalıklar Karaçaylıların çoğunu İstanbul’u göremeden bu dünyadan ayırdı. Ama onlar yine de umutla çıktıkları bu sonu belirsiz yolculukta, Karadeniz kıyılarında kendilerini götürecek gemileri beklerken şöyle ağıtlar yakıyorlardı:

İnşallah biz İstampulga keterbiz

İnşallah Kara tengizden öterbiz

Biz İstampul’da zemzem kuyarbız kumganga

Biz İstampul’da tüye soyarbız kurmanga

***

İnşallah biz İstanbul’a gideriz

İnşallah Karadeniz’den geçeriz

Biz İstanbul’da zemzem koyarız ibriğe

Biz İstanbul’da deve keseriz kurbanlığa

***

1905 yılı sonlarında Novorossiyski limanından kiralanan iki gemiye bindirilen Karaçaylılar ata yurtlarından koparılarak İstanbul’a doğru yola çıkarıldılar. 368 aile ve 3.479 kişiden oluşan ilk kafile İstanbul’a vardıktan sonra, 1906 yılının baharında Ramazan Efendi’nin önderlik ettiği 300 ailelik ikinci kafile onları takip etti (Tabakcı 2009: 79).

Kafileler İstanbul’da buluştuktan sonra 1906 yılı başlarında trenle İstanbul’dan Konya’ya sevk edilen Karaçaylılar bir müddet muhacir kamplarında yaşadılar. Karaçaylıların büyük bölümü Konya’da kalırken bir bölümü Afyon’a, bir bölümü de Ankara’ya geldiler. Ankara’ya gelenlerin küçük bir kısmı burada yerleşirken, kafilenin diğer bölümü Eskişehir’e hareket edip oralarda yerleştiler.

Anadolu topraklarına gelen 400 hane Karaçay-Malkar muhacirinden 212 hanesinin ilk etapta Konya’nın Sarayönü ilçesinin (o zamanlar köy idi) yakınlarındaki Başhüyük mevkiine yerleştirilmesi planlandı. Bir süre sonra buraya 46 hane daha muhacir katıldı. Osmanlı Devleti Karaçay-Malkar muhacirlerine mesken inşa etmenin yanı sıra her haneye çiftçilik yapabilmeleri için bir çift hayvan ve arazi de tahsis etti (Temizkan 2007: 98).

1885-1886 ve 1905-1906 yıllarında Kafkasya’dan göç ederek Anadolu topraklarında kurulan Karaçay-Malkar köyleri şunlardır:

İli İlçesi Köyün Adı

Afyon İscehisar Doğlat

Ankara Gölbaşı Yağlıpınar

Eskişehir Han Gökçeyayla (Kilisa)

Eskişehir Han Akhisar

Eskişehir Han Yazılıkaya

Eskişehir Çifteler Belpınar

Eskişehir Sivrihisar Ertuğrul (Yakapınar)

Kayseri Pınarbaşı Eğrisöğüt

Konya Sarayönü Başhüyük

Sivas Yıldızeli Emirler

Tokat Reşadiye Çilehane

Tokat Sulusaray Arpacı Karaçay

Yukarıdaki köylerden başka Yalova Çiftlikköy’de, Konya Ereğli’de, Eskişehir’in Çifteler ve Mahmudiye ilçelerinde, Tokat Turhal’da, Afyon Bolvadin’de, Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir, Konya, Afyon, Tokat, Kayseri, Sivas il merkezlerinde de Karaçay-Malkarlar yaşamaktadır.

Sovyetler Birliği Döneminde Karaçay-Malkarların Sürgünü

1943-1944 yıllarında Karaçay-Malkar halkının toplu olarak Kafkasya’dan Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmelerine sebep olan olaylar 1917 yılında Rusya’nın Bolşevik İhtilali ile yıkılmasına kadar uzanır. Çarlık rejiminin sonunu hazırlayan Şubat 1917 ihtilali Kafkasyalılara bağımsızlık fırsatını vermişti. Rusya’nın çözülmeye başladığını gören Kafkasyalılar 8 Mart 1917’de Terekkale (Vladikavkaz) şehrinde Birleşik Kafkasya Dağlıları Birliğinin Geçici İdaresi adlı millî bir teşekkül meydana getirdiler. Dağıstan’ın Andi şehrinde 18 Eylül 1917’de toplanan ikinci kongreye katılan 1.500 temsilci Birleşik Kafkasya Dağlıları Cumhuriyetinin anayasasının temel ilkelerini belirledi. Bu ilkeler arasında Kafkasyalıların siyasî bir birlik teşkil ettikleri ve bu birlik içinde her kabilenin tam bir özerkliğe sahip olacağı gibi önemli maddeler yer almaktaydı (Hızal 1961: 58).

Ekim 1917 ihtilaliyle Bolşevikler Rusya’da iktidarı ele geçirdiler. Rusya sınırları içinde yaşamakta olan Müslümanların sempatisini kazanmaya çalışan Merkezi Hükümet, 24 Kasım 1917’de ‘Rusya halklarının hakları beyannamesi’ni yayınladıktan hemen sonra, ‘Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine’ hitaben özel bir çağrı neşretti. Bu çağrıda Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu (Bennigsen- Quelquejay 1981: 98).

Birleşik Kafkasya Dağlıları Geçici Hükümeti Rusya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet kurduğunu daha 20 Kasım 1917 tarihinde duyurmuştu. Kafkasya’nın bağımsız bir politika izlemesi bölgedeki Rus, Kazak ve Ukraynalıları rahatsız etmiş ve bölgenin birliğini parçalamak için harekete geçmişlerdi (Hızal 1961: 61).

Rusya’da yeni kurulan Bolşevik-komünist sistemin tehlikesini fark eden ve artan tehditlere karşı kendilerini korumak isteyen Karaçaylılar sınırlarına silahlı birlikler yerleştirmişler ve Bolşevikleri ateşle karşılamışlardı. Bu arada, Bolşeviklerin zulmüne karşı ayaklanan Kuban Kazaklarına da Karaçaylılar silahlı iki süvari alayı vererek yardım ettiler.

Karaçaylıların öncülük ettiği bu silahlı mücadele ordusuna daha sonra Adigeler ve diğer Kafkasyalı halklar da katıldılar. Bu ordunun komutanlığını ise Rus ordusunda savaş subayı olarak yetişen Karaçaylı Albay Mirzakul Kırımşavhal yapıyordu (Aslanbek 1952: 19). Böylece, Birleşik Kafkas kuvvetleri Bolşevikleri kısa sürede Kafkasya’dan temizlediler.

Kafkasyalılar 11 Mayıs 1918’de Birleşik Kafkasya Dağlıları Cumhuriyetini kurduklarını ilan ettiler ve bunu Osmanlı Devleti ile diğer ülkelere birer nota ile duyurdular. Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin kabul edilen bayrağında 7 yıldız yer almaktaydı. Bu 7 yıldız, Cumhuriyeti oluşturan 7 eyaleti temsil etmekteydi. Bu eyaletler: Abhazya, Adigey, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan idi.

Osmanlı Devleti Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni hemen tanıdı. Enver Paşa da her türlü yardımın yapılacağını resmen taahhüt etti. Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin İstanbul tarafından tanınması Rusya’nın şiddetli tepkisine yol açtı. Bu şekilde Osmanlı Devleti’nin nüfuz ve hâkimiyeti Kafkasya’ya yayılmış bulunuyordu.

.

Kafkasya’nın kaybı tehlikesi üzerine Bolşevik yönetimi Astrahan yolu ile Dağıstan üzerinden Kafkasya’ya Kızıl Ordu tümenlerini sevk etmeye başladı. Öte yandan İngilizler tarafından silahlandırılmış bir donanma ile desteklenen Beyaz Rus ve Ermeni kuvvetleri de güneyden Kafkasya’ya saldırdılar.

Kafkasya’nın Rus işgaline uğraması üzerine Türk Hükümeti harekete geçerek Dağıstan üzerinden Kafkasya’ya Kafkas İslam Ordusu adıyla teşkil olunan askerî birlikler gönderdi. Bunun üzerine Beyaz Rus ve Ermeni orduları güneye çekildiler. 6 Ekim 1918’de Derbend’i ele geçiren Kafkas İslam Ordusu, Doğu Kafkasya’yı hâkimiyet altına aldı. 7 Kasımda Şamilkale şehrinin kurtarılmasıyla Beyaz Rus birlikleri Hazar denizi yoluyla Kafkasya’yı terk ettiler.

Kafkasya’nın doğu kısmında duruma hâkim olan Türk ordusu ve millî kuvvetler Dağıstan’da millî otoriteyi kurmuşlar, devlet teşkilatının sağlamlaştırılması için Türk subayları millî hükümetle işbirliğine girmişlerdi. Fakat Kafkasya’nın batı kesiminde Terek ve Kuban Kazaklarının yerli halka yaptıkları baskı gittikçe artmaktaydı. Türk hükümeti bu bölgelerde de düzeni sağlamak ve millî otoriteyi güçlendirmek için askerî tedbirlere başvurdu ve durumu hızla düzeltmeye başladı.

Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması üzerine Türk ordusu 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütarekesine göre 1914 öncesi sınırlara çekilmek zorunda kaldı. Türk ordusu 28 Aralık 1918’de Kafkasya’dan ayrıldı. Kafkasya’yı terk eden Türk ordusunun Anadolu’nun kurtuluş savaşına girişmesiyle Kafkasyalılar Rusya’ya karşı mücadelelerinde yalnız kaldılar.

Mart 1920’de Dağıstan’ın Bolşevikler tarafından ele geçirilmesinin ardından, 20 Mart 1920’da Çar taraftarı General Denikin Bolşeviklere yenilip, kumandayı General Wrangel’e bırakıp kaçtı. Sovyet hükümetinin kızıl ordusu böylece Kafkasya’yı işgale başladı.

1920 yılının Ağustos ayı başlarında yurtlarını ele geçirmeye çalışan Bolşevik Rus askerlerini yok etmeleri üzerine, Karaçaylılar ile Bolşeviklerin araları açıldı. Karaçay subaylarından Mirzakul Kırımşavhal komutasındaki silahlı Karaçay birlikleri, Bolşevik ordusuyla Aralık ayına kadar süren beş aylık bir savaşa giriştiler. Karaçay’ın direnişini kıramayan Bolşevikler, bu direnişin bütün Kafkasya’ya yayılabileceğinden korkarak Karaçaylılara daha geniş özerklik vaadinde bulundular. Sonunda Karaçay milli idaresi Ruslarla anlaşmaya mecbur oldu (Aslanbek 1952: 25).

1922 yılı şubat ayında Kızıl Ordu en seçkin birliklerinden oluşan bir süvari ordusuyla ansızın Karaçay’a saldırdı. Bu saldırıyı beklemeyen Karaçaylılar Rus işgaline uğradılar. Üç ay süren bu işgal sırasında Karaçay halkının bütün ileri gelenleri ve subayları kurşuna dizildiler (Aslanbek 1952: 25).

Kafkasya Sovyet hâkimiyetine girdikten sonra, 1921 yılı Ocak ayında Sovyet yöneticileri Kafkasya’da Dağlı Sovyet Özerk Cumhuriyeti ve Dağıstan Sovyet Özerk Cumhuriyeti adlarıyla iki özerk cumhuriyet oluşturmuşlardı. İlk cumhuriyet Kabardey-Adige, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş ve Oset bölgelerini içine alırken, ikinci cumhuriyet günümüzdeki Dağıstan sınırlarından oluşuyordu.

1922 yılında Kafkasyalılar büyük ölçüde silahsızlandırıldıktan sonra Dağlı Cumhuriyeti Rusya Federasyonuna bağlı küçük özerk bölge ve cumhuriyetlere bölünmeye başlandı. Kasım 1936’da Kafkasya’daki bölge statüleri değiştirildi. Sovyetler Birliğinin 1936’da kabul edilen anayasasına göre Kafkasya dört özerk cumhuriyet ve üç özerk bölgeye ayrıldı (Karça 1956: 37). Adige Özerk Bölgesi Krasnodar Eyaletine, Karaçay ve Çerkes Özerk Bölgeleri Stavropol Eyaletine bağlandı. Malkarlılar Kabardeylerle birlikte kurulan Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyetine dâhil olurken, Çeçen-İnguş ve Kuzey Osetya Özerk Bölgelerinin yerine Çeçen-İnguş ve Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyetleri oluşturuldu. Dağıstan da Özerk Cumhuriyet statüsü ile Kafkasya’daki yerini aldı (Tavkul 2002: 58-59).

Sovyet hükümeti Kafkasya’da oluşturduğu özerk cumhuriyet ve bölge sınırlarını, bölge halklarını işbirliğine ve aralarındaki anlaşmazlıkları gidermeye yöneltecek biçimde değil, merkezin kontrolünü kolaylaştıracak şekilde değiştirip bozarak çizdi. Böylece Kafkasya halkları arasındaki rekabet ve uyuşmazlık daima körüklendi (Henze 1994: 70).

Karaçay-Malkar halkını birbirlerinden koparıp güçlerini bölmeyi ve daha kolay asimile edebilmeyi planlayan Bolşevikler 1920’li yıllarda onları iki ayrı idarenin altına almışlardı. Malkarlılar, Kabardeylerle birlikte Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyeti’ne bağlanırlarken, Karaçaylılar müstakil olarak Karaçay Özerk Bölgesi’ni oluşturmuşlardı.

1921-1928 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde uygulanan ‘Yeni Ekonomik Politika’ (NEP) dönemi Karaçay-Malkar’da da olumlu gelişmelere yol açmıştı. Bolşeviklerin kendi prensiplerine aykırı hareket ettikleri bu yumuşak dönemde, Karaçay-Malkar halkı da ekonomik ve kültürel hayat sahalarında kalkınma ve gelişme imkânları elde etmişti. Karaçay-Malkarlıların kendi dilleri için ortak bir Lâtin alfabesi hazırladıkları bu dönemde birçok okul ve enstitü açılmış, Karaçay-Malkar’da yeni bir aydın tabakası oluşmuştu.

Karaçay Özerk Bölgesi’nin idaresine getirilen Rus yöneticiler, 1918-1920 yıllarında Bolşeviklere karşı savaşan Karaçaylıları gerici, milliyetçi, Pantürkist gibi suçlamalarla yok etmeye başladılar. Bolşeviklerin bu sistemli yok etme planları sonucunda Karaçay-Malkar halkının kültürel ve siyasi alanlardaki gayret ve ilerlemeleri sönmeye başladı. Bunun yanı sıra Bolşevikler, Karaçay-Malkar halkının eski prens (bey) ve asilzade tabakalarına mensup aileleri de sistemli bir biçimde yok etmeye giriştiler. 1926 yılında Karaçay’ın otuz dört seçkin din adamı tutuklandı. 1928 yılında Karaçay’ın ileri gelenleri ‘burjuva milliyetçi’ damgası ile yerlerinden atılarak yok edildiler. Bunların içinde Tohtar Bici, Osman Hasan, Hamzat Botaş gibi kişiler bulunuyordu (Aslanbek 1952: 30). 1928 yılı sonunda Karaçay Özerk Bölgesi yönetiminde Karaçaylı hiç kimse kalmamıştı.

1929 yılında başlayan zorunlu kolektifleştirme hareketi Karaçay-Malkar’da büyük bir isyana yol açtı. Bolşeviklerin ‘Sosyalist Düzeni’ gereğince ülkede özel mülkiyet ve özel teşebbüs hakkına son verilmiş, herkesin malı elinden alınarak devletleştirilmeye başlanmıştı. 1929 yılında Karaçay halkının yüzde yirmi beşi ‘küçük burjuva’ sayılarak tutuklandı ve mülkleri devlete geçti. Halkın geri kalan kısmı ise zorla ‘kolhoz’ adı verilen devlet çiftliklerinde çalıştırılmaya başlandı.

Sovyetlerin kolektifleştirme hareketlerine karşı doğan tepki Karaçay-Malkar’da tam bir milli mücadele ve savaş halini almıştı. Ayaklanan halka karşı Kızıl Ordu ve silahlı GPU birlikleri saldırıya geçmişti. 1930 yılı Şubat ayında Malkar bölgesindeki Bashan, Çegem, Holam ve diğer dağlık yöreler Malkarlıların eline geçmiş ve komünist idareden kurtulmuştu. Kafkas Dağları’na açılan bütün dağ boğazları ve vadiler Malkarlıların elinde olduğu için Sovyet Kızıl Ordusu’nun saldırılarını kolaylıkla püskürtmüşlerdi (Karça 1956: 40).

18 Mart 1930’da Karaçay Gizli Direniş Komitesi Başkanı Abulkerim Hasan, Sovyet ordusuna karşı mücadeleyi ilan etti ve Karaçay ülkesi dört gün içinde Ruslardan temizlendi (Aslanbek 1952: 32).

Kafkas Dağları içindeki Teberdi kasabasını ele geçiren Karaçaylılar, Kuban ve Teberdi Irmakları’nın kavuşma noktasında kurulmuş olan Mikoyan Şahar (bugünkü Karaçayevsk şehri) ile Narsana (Kislovodsk) şehirlerini de kuşatmışlardı (Karça 1956: 40).

Düzenli Sovyet askeri birlikleri çok geçmeden bu silahsız ve zayıf Karaçay-Malkar çetecilerine karşı saldırıya geçtiler. Tank ve uçaklarla desteklenen Kızıl Ordu’ya karşı koyamayan direnişçiler Kafkas Dağları’na çekildiler. Kafkasya’daki bu isyanların bütün Sovyetler Birliği’nde uyandıracağı olumsuz etkilerden çekinen Stalin, Karaçay-Malkar halkıyla anlaşma yoluna gitti. Stalin, 1930 yılı Nisan ayında Pravda gazetesinde yayımlanan bir makalesinde, Kafkasya’da komünist sistemin uygulanışındaki başarısızlığın suçunu yerli idarecilere yükleyerek, buna sebep olanların cezalandırılacağını ve halka haklarının geri verileceğini yazdı. Stalin’in bu sözlerine inanmamakla birlikte, Karaçay-Malkar halkı çaresizlik içinde silahlarını bıraktı. Ancak Abulkerim Hasan önderliğindeki bin kişilik silahlı direniş grubu dağlarda kalarak Sovyet hükümetiyle savaşa devam ettiler (Aslanbek 1952: 34).

Karaçay-Malkar’da idareyi ele geçiren Bolşevikler derhal askeri mahkemeler kurarak, ayaklanan halkı yargılamaya başladılar. Bu sırada üç bin kişi kurşuna dizildi, on yedi bin kişi de Sibirya’da çalışma kamplarına sürgüne gönderildi.

1932 yılından 1934 yılına kadar Karaçay’da zorla kolhozlaştırma (devletleştirme) çalışmalarına devam eden Bolşevikler, bütün Karaçay halkını Sovyet devletine köle haline getirdiler. Bunu üzerine, Karaçay-Malkarlılar 1934 yılında tekrar ayaklandılar. Ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastıran Sovyet hükümeti, üç bin aileyi daha sürgüne gönderdi.

Karaçay-Malkarlılar Sovyet hükümeti tarafından hiçbir zaman güvenilmeyen, komünizm karşıtı bir millet olarak tanınmıştı (Karça 1956: 41). Sovyetlerin kolektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti. Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından komünist rejimin amansız düşmanları olarak nitelendiriliyorlardı. Nitekim 1926 yılının yazında, o zamanlar Karaçay’a bağlı Narsana (Kislovodsk) şehrine dinlenmek için gelen Stalin, kendisinden toprak talebinde bulunan Karaçay temsilcilerine Rejim aleyhtarı Karaçay hiçbir zaman benden yardım göremez diyerek, kendisinin ve Sovyet hükümetinin Karaçay-Malkar halkına karşı duyduğu nefreti ve düşmanlığı belli etmişti.

1936 yılında Bolşevikler Karaçay’da kitle halinde tutuklamalara başladılar. Bu tutuklamalar sırasında Karaçay’ın yetişmiş aydın tabakası tamamen yok edildi. Bunların arasında Sovyet ihtilalinin ilk yıllarında Bolşeviklerin yanında yer almış eski komünistler de bulunuyordu.

1938 yılı başlarında eyalet ve bölge idarelerine yerleştirilmek üzere NKVD tarafından itimat edilen tek bir Karaçaylı bile kalmamıştı (Aslanbek 1990: 47). Karaçay’ın idaresinin NKVD’nin eline geçmesiyle binlerce kolhoz işçisi Karaçaylı hapse atıldı. Tutuklanan erkeklerin yerine kadınların, yaşlıların ve çocukların işe sürüldüğü bu yıllarda kolhozlarda (kolektif çiftliklerde) ciddi bir işgücü açığı ortaya çıkmıştı.

Sovyet yönetiminin zulmünden Karaçaylı kadınlar da kurtulamıyorlardı. 1936-1937 yıllarında ayaklanmalara karıştıkları gerekçesiyle 875 Karaçaylı kadın hapsedilmişti.

1939-1940 yıllarında Karaçay-Malkar halkının yüzde kırkı öldürülmüş ya da Sibirya’ya sürülmüş bulunuyordu ki, bunun da anlamı ölmek demekti.

1941 baharında henüz Alman-Sovyet savaşı başlamadan, Karaçay-Malkar ve Çeçen-İnguş bölgelerinde Kafkasyalı gerillalar Sovyet NKVD birliklerine karşı silahlı çatışmaları başlatmışlardı (Grannes 1991: 56). Sovyet hükümetine karşı içinde büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Karaçay-Malkar halkı, 1941 yılında Sovyetler Birliği’ne savaş açan Almanları büyük bir kurtarıcı olarak karşıladılar. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri ‘güvenilemeyecek düşman unsurlar’ sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetlerin bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı (Tavkul 1993: 48). Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı.

25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don Irmağı’nı geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızıl Ordu birliklerini burada Karaçaylıların silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler.

Kafkas Ötesi’ndeki Sovyet kuvvetlerinin planlarındaki aksaklıklar harekâtta gedikler meydana gelmesine sebep oluyordu. Bu durumda Kafkasya Almanlar karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Bu boşluğu doldurma görevi Sovyetlerin 46. Ordusuna verildi. Kafkas Dağları üzerinden Kafkas Ötesi’ne geçişi sağlayan Karaçay’daki Morh (Maruha) ve Kluhor geçitleri her an Karaçay çetelerinin ve Alman birliklerinin eline geçmek üzereydi. Morh geçidinde savunma Sovyetlerin havan topçu müfrezesi, teknik müfreze ve piyade birliği tarafından yapılacaktı. Kluhor geçidi ise iki piyade bölüğü ve bir teknik müfreze tarafından savunulacaktı. Karaçay çeteleri ile işbirliği içinde olan Alman birlikleri Kluhor ve Morh geçitlerine saldırdılar. Sovyet birliklerinin Kluhor ve Morh geçitlerinde zor duruma düşmeleri üzerine, Sovyetlerin safında yer alan Gürcü-Svanlar bir birliklerini savunma için dağların güney yamaçlarından geçitlere gönderdiler. Ancak Karaçay çetelerinin desteğini alan Almanlar geçitleri ele geçirdiler. Sovyet askerlerinin Kafkas Dağları’nın buzulları arasında yer alan bu geçitlerde çok zor durumlara düştükleri anlaşılmaktadır. 1962 yılında Karaçaylı çoban M. Koçkarov tarafından bu geçitlerin yakınlarındaki buzullar içinde cesetleri hiç bozulmadan bulunan Sovyet Kızıl Ordu askerleri buna şahitlik etmekteydi.

Sovyetlerin savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak vermişti. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek Irmağı’na ulaştı. Almanlar 21 Ağustos 1942’de Kafkas Dağları’nın en yüksek zirvesi Elbruz Dağı’na (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler.

1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kolektif çiftlikler kaldırılmıştı. Alman ordusuna büyük sevgi gösterilerinde bulunan Karaçay-Malkar halkına Almanlar şu imtiyazları verdiler:

1-Müstakil millî idare yeniden kurulacak ve din dâhil hayatın bütün sahalarında tam bir serbestlik olacak.

2-Kolhozların yerine özel mülkiyet düzeni kurulacak.

3-Eskiden zorla ikiye ayrılan Karaçaylılar ve Malkarlılar tekrar birleşecek.

Karaçay Özerk Bölgesi’nin başkenti Mikoyan Şahar’da (bugünkü Karaçayevsk) Karaçaylı Macir Koçkarov idareyi ele almış ve gelen Alman birlikleri tarafından belediye başkanı olarak görevlendirilmişti. Bir süre sonra da millî menfaatlerin temsilcisi olarak bir Karaçay Komitesi Kadı Bayramukov başkanlığında teşkil olundu ve geniş yetkilerle donatıldı. Bunlardan biri de kolhozları lağvetme hakkıydı.

Verilen bu imtiyazlar Almanların Karaçay-Malkar halkının güvenini kazanmasını sağladı. Bu sırada görmüş geçirmiş yaşlı Karaçaylılar Almanlara bu kadar güvenmenin iyi sonuç vermeyeceğini, daha tedbirli davranmak gerektiğini söylüyorlardı. Ancak yıllardır Sovyet zulmü altında inleyen Karaçay-Malkar halkı üzerinde bu uyarıların fazla etkisi olmadı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:

Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada Müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, güle oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar...(Hızal 1961: 109-110)

Kafkas halkları arasında devlet planlaması ve kontrolüne bağlı olmaya karşı güçlü bir direniş mevcuttu. Alman askerleri Karaçaylılarda eski çağlarda çok şerefli bir meslek olan ve işine engel olmaya kalkan her düzene karşı kendini müdafaa eden haydutluğa bile şahit olmuşlardı (Mühlen 1984: 196). Kafkasyalılar bunlara abrek (savaşçı ~ akıncı) adını veriyorlardı.

Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakılmıştı.

Alman yöneticileri Kafkaslardaki zirai reformların başarılması işini çok sıkı tutuyorlardı. Bir yıl içinde kolhozların yüzde kırkı ziraat kooperatiflerine dönüştürülmüştü. Gerçekte Kafkasya’nın pek çok bölgesinde köylüler daha Almanlar gelmeden önce, nefret edilen Sovyet kolektif çiftliklerini dağıtmış ve toprak, hayvan ve tarım âletlerini halka paylaştırmıştı. Almanlar Kafkaslarda, işgal ettikleri diğer bölgelerin aksine halktan zorla asker toplama uygulamasını kaldırmışlar ve tamamen gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı (Mühlen 1984: 68).

Bolşeviklerden temizlenen Karaçay-Malkar, Kabardey, Adigey ve Osetya bölgelerindeki halklar eski Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni yeniden kurmak üzere Alman komutanlığına başvurdular. Ancak Almanlar bu başvuruları sürekli olarak oyaladılar. Almanların Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış oldukları daha sonra öğrenildi (Tavkul 1993: 49).

1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş, Dağıstanlı ve Osetlerden oluşan on beş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti1 (Tavkul 1993: 49). Almanlar Kafkasya’dan çekildikten sonra Sovyetler halk arasında Alman aleyhtarı partizan güçleri örgütlemeyi başaramadılar. Anti-Partizan faaliyetler tamamen Kafkaslardaki yerli halkın elindeydi. Pek çok Kafkas Millî Askerî Birlikleri Alman ordusunun hizmetine girdi ve Sovyetlere karşı savaştı. Alman ordularının lojistik desteği ekonomik yönden fakir olan bu bölgede yerli halkın gönüllüleri tarafından sağlandı. Yerli halktan oluşan Sovyet aleyhtarı birlikler Alman ordusu Kafkasya’dan geri çekildikten sonra bile, ilerleyen Sovyet birliklerine karşı daha uzun süre savaştılar (Alexiev 1985: 69).

Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızıl Ordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme başvurdu. 12 Ekim 1943’te Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nun aldığı bir kararla Karaçay halkı 2 Kasım 1943 tarihinde topyekûn sürgüne gönderildi. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlılara da uygulandı. Sürgün sırasında Kafkasya’dan toplam 69.267 Karaçaylı hayvan vagonlarına doldurularak sürgüne gönderildi. Bunlara sonradan sürgün sırasında Sovyet ordusunda bulunan Karaçaylı askerler de katıldı. Sürgünün ilk birkaç yılında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının yarısını kaybettiler.

Karaçaylılar sürgüne gönderildikten sonra toprakları Gürcüler ve Çerkesler arasında paylaştırıldı. Özerk bölge sınırları yeniden çizildi. Karaçay Özerk Bölgesinin dağlık bölgeleri ile Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyetinin Malkar bölgesi toprakları Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti topraklarına ilave edildi. Daha sürgünün üzerinden bir ay geçmeden, Aralık 1943’te 3 bine yakın Gürcü Karaçay topraklarına getirilip yerleştirildi.

Karaçaylıların ve Malkarlıların bir daha asla Kafkasya’ya dönmeyecekleri düşünülerek yer adları bile değiştirildi. Eski Karaçay köylerine Gürcü dilinde adlar verilirken, pek çok yer adı da Rusçaya çevrildi.

Sürgün gününü anlatan ve o günkü felaketi mahşer gününe benzeten ağıtlar sürgün sırasında yaşanan acıları çok güzel tasvir etmektedir. Bunlardan birinde Karaçaylıların sürgünü şöyle dile getirilir:

Keçe tüşümde men allay körgenem Gece düşümde öyle görmüştüm

Bizge bir kıyınlık cetedi Bize bir felaket geliyor

Meni körgen tüşüm kerti ese, anam Gördüğüm düş gerçek ise anam

Karaçay Kafkazdan ketedi Karaçay Kafkasya’dan gidiyor

Ay Kafkaz Tavla miyik aruvla Ey Kafkas Dağları yüksek ve güzel

Bizni demengili kalabız Bizim sağlam kalemiz

Oy siz da cılagız, biz da cılaybız Siz de ağlayın, biz de ağlıyoruz

Sizden ayırılıb barabız Sizden ayrılıp gidiyoruz

Istavat saklagan bizni itleribiz Çiftlikleri koruyan köpeklerimiz

Izıbızdan karab uluyla Arkamızdan bakıp uluyorlar

Carım sagatha Ullu Karaçaydan Yarım saat içinde Büyük Karaçay’da

Kallay zalim elle kuruyla Ne muhteşem köyler yok oluyorlar

Oy bir uzak carı uzayıb barabız Bir uzak yöne uzaklaşıp gidiyoruz

Er Karça caşagan tavladan Yiğit Karça’nın yaşadığı dağlardan

Siz ölgenlege endi boş cılaysız Siz ölenlere boşuna ağlıyorsunuz

Ala nasıblılla savladan Onlar daha şanslıdırlar sağlardan

Tögeregibizni alıb keledile Etrafımızı kuşatıp geliyorlar

Kandan toymagan samırla Kana doymayan köpekler

Kazahstan tüzün tolturub baralla Kazakistan bozkırını dolduruyorlar

Bizni Karaçay kabırla Bizim Karaçay mezarları

***

Orta Asya ve Sibirya bölgelerine dağıtılarak sürgün yerlerinde de birbirlerinden ayrı düşmelerine özellikle dikkat edilen Karaçay-Malkarlılar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın ücra köşelerine atıldılar. Karaçay-Malkarlıların sürgün yerlerinde dağıtıldıkları bölgelerden bazıları şunlardı:

Kazakistan’ın Çimkent vilayetinde Voyenvod, Tobolino, Gayrat, Tamerlanovka, Cunsanbay, Çubarovka, Bayrkum, Hocatogay, Çayan, Köksuv, Kızıltu, Pahta-Aral, Beşkutir, Sarıagaç, Krasnovodsk, Kızılkistav, Samsonovka, Starıy mankent, Sverdlov, Karamurt, Ahunbabay, Amangeldi, Çirçik, Kızıl Culdız, Karakalpak, Küntuvgan.

Kazakistan’ın Cambul vilayetinde Cambul, Karatav, Çuv, Lugovaya, Merke, Kenes, Talas, Mihaylovka, Trudovik, Aynagül, Yernek, Kurday, Ahtagan, Kalinin,Sazkuduk, Kızıl Kışlak, Prodekovo, Aktöbe, Talapnı, Şohay, Beşagaç, Bagara, Kostagan, Kızıl Abat, Şortöbe, Maytöbe, Kızıl Babay, Çaydana, Sarı Kemir.

Kazakistan’ın Akmolinskaya vilayetinde Akmolinsk, Kamışevka, Suvorovka, Kızıl Buda, Artaşkin, İmankovka, Kalton, Marinovka, Karasuv.

Kazakistan’ın Kızıl-Ordınskaya vilayetinde Muratbayev, Cangı Kurgan.

Kazakistan’ın Pavlodarskaya vilayetinde Tavoljan, Muyaldı, Koryakovka, Erik, Telmana, Pavlodarskiy, Cambul, Janajol, Solprom.

Kazakistan’ın Taldı-Kurgan vilayetindeYenmek, Taldı Kurgan, Kum Töbe.

Kazakistan’ın Kökçe Tav vilayetinde Şçuçinsk, Novaya İvanovka, Kökçe Tav.

Kazakistan’ın Semipalatinskaya vilayetinde Urçar, İrinovka, Nekrasovka, Çapayev, Semipalatinsk.

Karaçay-Malkarlılar Kırgızistan’ın şu bölgelerine dağıtılmışlardı:

Talas, Orlovka, Maymak, Tokmak, Çeldobar, Telman, Orlovka, Kızıltuvdan, Bilikum, Çondali, Çatkul, Karabalta, Cangı Pahta, Petrovka, Şvernik, Şapokala, Şalta, Bayamkum, Saksavul, Törtkaynar, Üçkurgan, Beşagaç, Kausman, Atkaşat, Teren Kuduk, Şorgalı, Çolagarık, Cayılgan, Köktöbe, Sarı Bulak, Budenovka, Ortasuv, Karasuv, Beşterek, Çattöbe, Karoy, Kegeti, Ak Say, Issık Kol, Narın, Bala Sara, Aral, Keng Aral, Üç Emçek, Frunze, Şabar, Keleçek.

Özbekistan’da Karaçay-Malkarlıların dağıtıldıkları yerler şunlardı:

Bayavut, Sırdarya, Yaniyul, Çimkurgan, Çinaz, Cizak, Bayramkol, Havast, Toytepa, Bolut, Faric, Timiryazev, Kızıl Kum, Uzun Kuduk, Aydarkol, Darbaza, Kızıl Tu, Namangan, Andican, Kokand.

Karaçaylılar Kruşçev’in 1956 yılında Komünist Partisi 20. Kongresindeki gizli konuşmasında Stalin tarafından haksız yere sürüldüklerini belirttiği 5 Sovyet halkından biriydiler. Aynı yıl Kruşçev Moskova’da 10 Karaçay temsilcisini kabul etti. Kendilerine Kafkasya’ya geri dönmeleri ve bu haksızlığın düzeltilmesi yolunda gerekli çalışmaları yapacağına dair garanti verdi.

14 yıl boyunca Kafkasya’dan uzakta sürgünde yaşayan Karaçay-Malkar halkı 1957 yılında vatanlarına geri dönmeye başladı. Bir soykırım halini alan sürgün yıllarında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının büyük bölümünü kaybettiler. 1939 yılında 75.800 kişilik bir nüfusa sahip olan Karaçaylılar 1959 yılında ancak 81.400 kişilik bir nüfusa ulaşmışlardı. Malkarlıların nüfus kaybı ise çok daha fazlaydı. 1939 yılında 42.700 olan Malkar nüfusu 1959 yılında 42.400’e düşmüştü.

Karaçay-Malkar halkının bir kısmı Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’daki sürgün yerlerinde kalırken büyük çoğunluğu Kafkasya’ya geri döndü. 1959 nüfus sayımı sonuçlarına göre sürgünden Kafkasya’ya dönen Karaçaylıların sayısı 67.830 kişiydi. 13.570 Karaçaylı ise sürgün yerlerinde kalmıştı. 1959 yılında Kafkasya’ya dönebilen Malkarlı sayısı ise 34.088 kişiydi. Malkarlıların 8.312’si sürgün yerlerinde kalmıştı.

Sürgün öncesinde özerk bölge statüsünde olan Karaçay’ın özerkliği geri verilmedi ve 1922 yılında olduğu gibi Karaçay bölgesi Çerkes ve Abazalarla birleştirilerek yeniden Karaçay-Çerkes özerk bölgesi kuruldu. Özerk bölgenin kurulmasıyla birlikte Karaçaylılar ile Çerkes-Abaza, Rus-Kazak etnik grupları arasında etnik ve siyasî problemler yeniden ortaya çıkmaya başladı.

Karaçay halkı sürgünden döndüğü halde Sovyet hükümeti tarafından itibarı iade edilmemiş ve siyasî hakları geri verilmemişti. Sürgün sonrasında Karaçaylılar otuz yıl boyunca Sovyet resmî belgelerinde hâlâ “vatan haini”, “haydut-çeteci” olarak tanımlanıyorlardı. Kimlik kartının ve pasaportunun milliyet hanesinde “Karaçaylı” yazan bir kimsenin devlet kademelerinde yükselmesine imkân yoktu. Kendi özerk bölgesindeki hiçbir idarî kadroya Karaçaylılar tayin edilmiyordu. 1982 yılında Bölge Parti Komitesi tarafından yayımlanan bir kitapta Karaçaylıların vatan haini oldukları vurgulanarak komünist rejime karşı olan düşmanlık ve sadakatsizlikleri anlatılıyor ve Çerkeslerle Rusların Karaçaylılara karşı tavır almaları isteniyordu (Sheehy 1990: 18)..

1976-1982 yılları arasında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesinde yayımlanan Rusça “Leninskoe Znamya” gazetesinde Karaçaylıların güvenilmez, rejime karşı, vatan haini bir halk oldukları konusunda bir çok makale yazılarak bölgede yaşayan Çerkes, Abaza ve Rusların bütün Karaçay halkına karşı olumsuz tavır almaları sağlandı. Sovyet basını da Karaçaylıların rejim düşmanı ve vatan haini oldukları hakkında asılsız iddialar yayımlayarak bu propagandaya yardımcı oldu (Tavkul 2002: 173)..

Karaçaylıların ata yurtlarından sürülmelerine sebep gösterilen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı sırasında Kafkasya’yı işgal eden Alman ordusuyla birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı silahlı çeteler kurarak savaşmak, bir diğeri ise Töben Teberdi köyündeki çocuk yuvasında bulunan 150 Rus çocuğunu öldürmekti. Sürgün yılları boyunca bu iftira ve suçlamaya maruz kalan Karaçaylılar sürgünden döndükten sonra bile Rusların bu konudaki ithamlarından kurtulamadılar. Karaçaylılar sürgünden döndükten tam 22 yıl sonra, Ruslar Karaçay köyü Töben Teberdi’de “Karaçaylılar Tarafından Öldürülen Rus Çocukları” hatırasına bir anıt diktiler. Öldürüldükleri iddia edilen bu çocuklar sözde bir anaokulunun öğrencileriydiler. Rus basını bu konuyu yıllarca gündemde tutarak bölgede yaşayan Rus, Çerkes ve Abaza topluluklarının Karaçaylılar konusundaki tutumlarını olumsuz yönde etkilediler.

1989 yılı sonlarında Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin ile bir yuvarlak masa toplantısı yaptılar. Toplantıya Komünist Partisi Devlet İşleri Başkanı V.A. Skorikov, İdeoloji Bölüm Başkanı A.A. Sanglibayev de katıldılar. Toplantıda Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Karaçay halkının Kafkasya’dan Orta Asya’ya sürgüne gönderilmelerine sebep olarak gösterilen olayların doğru olup olmadığını A.V. Buturlin’e sordular. Buturlin bunlara kısaca şöyle cevaplar verdi:

“İkinci Dünya Savaşı sırasında Karaçaylıların Sovyet ordusuna karşı savaşan bir takım silahlı çeteler kurdukları gerçektir. Ancak bunların sayısı Sovyet basınında abartıldığı kadar çok değildir.

Töben Teberdi yakınlarındaki çocuk yuvasında Karaçaylılar tarafından öldürüldükleri iddia edilen Armavirli çocuklarla ilgili sözler de gerçek değildir. Çocukları öldürdükleri iddiasıyla tutuklanan ve suçlarını itiraf eden Karaçaylıların da bunu işkence altında kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

Örneğin Bostanov adlı Karaçaylı tutuklu olduğu süre içinde tam 48 kere sorgulanmıştır. Rusçayı iyi bilmediğini belirtmesine rağmen bu sorgulamalardan 17’sinde tercüman kullanılmamıştır. Sorgulamaların çoğu gece yarısından sabaha kadar sürmüştür. Yine aynı suçtan yargılanan Botaşev 34 kere, Şidakov 56 kere sorgulanmıştır.

Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylılar bu sorgulamalar sonunda suçlarını kabul etmekle birlikte, her birinin ifadesi farklıdır ve inandırıcılıktan uzaktır. Bazıları çocukları zehirle öldürdüklerini söylerken, bazıları sopalarla dövdüklerini, diğerleri de tüfekle vurduklarını söylemektedirler. Aynı suçu işledikleri iddia edilen kişilerin ifadelerindeki tutarsızlık da onların bu suçları işkence altında kabul etmeye zorlandıklarını göstermektedir.

Yapılan araştırmaların gösterdiğine göre ise, Töben Teberdi’ye Armavir’den hiçbir zaman çocuklar getirilmemiştir. Kabak Caşagan köyü yakınlarında bulunan 23 cesedin iskeletlerinin büyük çoğunluğu yetişkin insanlara aittir. Bunların arasında Yahudi kadın Rebeka Aronovna’nın pasaportu bulunmuştur. Bu kişiler makineli tüfekle taranarak öldürülmüşlerdir. Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylıların ifadeleri ile burada bulunan iskeletler arasında birbirine uyan hiçbir şey yoktur. Buradakilerin 1943 yılı Ağustos ayında Almanlar tarafından öldürüldüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Töben Teberdi’de Armavir’den getirilen çocuklar için açılan bir çocuk yuvası hiçbir zaman olmadığından, olmayan çocukları Karaçaylıların öldürdükleri iddiası da geçerliliğini kaybetmiştir.

1942 yılı Ağustos ayı başlarında Adam Hubiyev, Kadı Bayramukov ve İslam Dudayev’in önderlik ettiği silahlı Karaçay çetelerinin Uçkulan-Hurzuk köyleri yakınlarında Alman ordusu önünden geri çekilen 600 Sovyet askerine saldırdığı, bunlardan 70’ini öldürüp kalanları esir aldığı iddia edilmektedir. Daha sonra esirlerden 100 kişiyi daha öldürüp, kalanları Almanlara teslim ettikleri belirtilmektedir. Karaçaylıların birkaç silahlı çete ile Sovyet ordusuna karşı savaştıkları bilinmektedir. Ancak bu anlatılanlar çok abartılmıştır.” (Tavkul 2992: 33).

Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin’in yukarıdaki ifadeleri Karaçaylıların Rus çocuklarını Töben Teberdi’deki çocuk yuvasında öldürdükleri iddialarının bir düzmece ve aldatmaca olduğunu ortaya koymuş, iftiraya uğrayan Karaçay halkının aklanmasını sağlamıştır. Ruslar tarafından ileri sürülen bu katliam iddiası Sovyet resmî makamları tarafından yalanlanarak, böyle bir vahşetin ve canavarlığın hiçbir zaman meydana gelmediği açıklanmıştır.

Karaçaylılar üzerlerine sürülen bu lekeyi temizlemek ve siyasî haklarını elde edebilmek amacıyla 1989 yılında Azret Orus önderliğinde “Camagat” adı verilen siyasî örgütü kurdular. Camagat örgütünün çalışmaları sonucunda Sovyet resmî makamları 12 Ekim 1943 yılında Karaçaylıların sürgüne gönderilmeleri ilgili kararın hatalı olduğunu kabul ettiler ve Karaçaylılara atılan iftiraların haksız olduğunu Karaçay halkı sürgünden döndükten ancak 32 yıl sonra, 14 Kasım 1989 tarihinde açıkladılar (Tavkul 2002: 173)..

Bugün Karaçay-Malkarlar Rusya Federasyonu’na bağlı iki farklı özerk cumhuriyette geleneksel kültürlerini ve dillerini yaşatmaya çabalarken, sürgün yıllarının acı hatıralarını da hayatlarından silmeye çalışıyorlar. Ancak aradan geçen yetmiş yılın henüz bu hatıraları yok etmesi zor görünüyor.

Kaynakça

Alexiev, Alexander R. Soviet Nationalities Under Attack: The World War II Experience. “Soviet Nationalities in Strategic Perspective”. Ed. by: S. Enders Wimbush.-London: Croom Helm, 1985.

Aslanbek, M. Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciası.-Ankara, 1952

Aslanbek,M. “Sovyetlerin Karaçay halkını imhası“. çev. Ufuk Tavkul. Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, 15 (79-82), 1990, 47-50. ss.

Baddeley, John F. Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil. (Çev. Sedat Özden).-İstanbul: Kayıhan Yayınları, 1989.

Bağcı, Abdurrahman. “Kafkas Dağları’ndan Konya Ovasına. Başhüyük Karaçay-Malkar Türklerinin Muhacereti”. Karaçay-Malkar Başhüyük Dergisi, 1 (1), 2003, Ağustos: 17-19.

Bennigsen, A. – C. L. Quelquejay. Step’de Ezan Sesleri.-İstanbul, 1981.

Gökçe, Cemal. Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti.-İstanbul: Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, 1979.

Grannes, Alf. “The Soviet Deportation in 1943 of the Karachays: Turkic Muslim People of North Caucasus”. Journal Institute of Muslim Minority Affairs, 12 (1), January, 1991: 55-68.

Habiçoğlu, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler.-İstanbul: Nart Yayıncılık, 1993.

Henze, Paul B. “Kafkasya’da Çatışma”. Avrasya Etüdleri, (1), 1994, 66-80.

Hızal, Ahmet Hazer Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası. Ankara: Orkun Yayınları, 1961.

Jacobsen, Hans-Adolf. 1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı.-Ankara: Genel Kurmay, 1989.

Karça, Ramazan . “Şimali Kafkasyada Tehcir ve Katliâm” Dergi, (5), 1956, 35-50.

Kasumov, A. H. ve H. A. Kasumov. Genotsid Adıgov. İz İstorii Borbı Adıgov Za Nezavisimost v XIX veke.-Nalçik: İzdatelstvo Logos, 1992.

Kudaşev, V.N. İstoriçeskie Svedeniya o Kabardinskom Narode.-Nalçik: Elbrus, 1991.

Kundukh, Aytek. Kafkasya müridizmi (Gazavat tarihi) / hazırlayan Tarık Cemal Kutlu.-İstanbul, 1987.

Kurat, Akdes Nimet. Rusya Tarihi-Başlangıçtan 1917’ye kadar.-Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993.

Mühlen, Patrik von zur. Gamalıhaç ile Kızılyıldız arasında: İkinci Dünya Savaşında Sovyet

Pokshishevskiy, V.V. ‘Geography of Prerevolutionary Colonization and Migration Process in the North Caucasus.’ Soviet Geography, 1984, XXV (7): 514-528.

Saydam, Abdullah. “Rusya’nın Kafkasya’yı işgali”. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, (5), 1990, 239-257.

Sheehy, Ann. “Justice At Last For the Karachai ?” Report on the USSR, 2 (52), December 1990, 17-20.

Tabakcı, Nurullah. Alt Kültürlerde Kimlik – Türkiye’deki Karaçaylar.-Konya: Kömen yayınları, 2009.

Tavkul, Ufuk. Etnik Çatışmaların Gölgesinde Kafkasya.-İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2002.

Tavkul, Ufuk. Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Değişme.-İstanbul: Ötüken, 1993.

Tekeyev, K. M. ‘Novıe Seleniya Karaçaya i Balkariya vo Vtoroy Polovine XIX-naçale XX. vv.’ Voprosı Arheologii i Traditsionnoy Etnografii Karaçayevo-Çerkesii: 90-106.-Çerkessk,1987.

Temizkan, Abdullah. “Karaçay-Malkar Türklerinin Anadolu’ya İskânı: 1905 Muhacirleri”. Uluslararası Suçlar ve Tarih, ASAM, 2007, 3-4: 93-105.

1 1945 yılının Mayıs ayı başlarında Avusturya’ya ulaşan Kafkasyalı mülteciler Alp Dağları’nın ortasında Drau Irmağı kenarında İngilizlerin yönetiminde bir mülteci kampı kurdular. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından 28 Mayıs 1945 tarihinde Stalin, halen Sovyetler Birliği vatandaşı olan ve devlete ihanetle suçlanan Kafkasyalıların kendilerine iade edilmelerini istedi. İngilizler bu kararı mülteci kampındaki Kafkasyalılara açıkladılar ve kampta silahlı bir isyan çıktı. İngilizler isyanı bastırmak için ağır silahlara başvurdular. Kafkasyalıların büyük bölümü bu çarpışmada can verirken, bir kısmı da kendilerini Drau Irmağı’nın sularına atarak intihar ettiler. Mültecilerin bir bölümü ise Alp Dağları’nın sarp ve yalçın kayalıkları arasına kaçarak katliamdan kurtuldular. O gün Drau’da yedi bin Kafkasyalı Sovyetler Birliği’ne teslim olmamak için öldü. 1960 yılında Batı’ya sığınan Kafkasyalılar tarafından Drau’da bir anıt inşa edildi ve üzerine şu sözler yazıldı:

Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslâmiyete olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklâli ideallerine kurban gittiler.

Kaynak: Türk Dünyasında Sürgün ve Göç / haz. Nesrin Sarıahmetoğlu-İlyas Kemaloğlu.- İstanbul, 2015: 137-161.ss.

https://www.academia.edu/