Vatana Dönüş - 1990

img525.jpg

Kırım'da İlk Hıdırlez - 1990

img252-2.jpg

Hatıralar

Anlatan : Şerife ÜMER

Ben 1936 yılında Kırım'ın Biten köyünde doğdum. Babamın adı Ümer Akay, annemin adı Dudu Hanım'dır.

Babam köyün çobanlığını yapıyor, annem ise evdeki hayvanlara bakıyordu. Ablalarım ise kolhozda çalışıyorlardı.

Bizim ailemiz on bir kişi idi. Evimiz de ise ablalarım ve çocuklarıyla on dört kişi yaşıyordu. Ablalarımın beyleri II. Dünya Savaşı'nda çarpışmaktaydılar.

Halkımızın Kırım'dan sürüldüğü 1944 yılında biz de sürüldük. Sürgünde Özbekistan'ın Semerkant şehrinin Cambay köyüne yerleştirildik. Burada yaşanan mezalime dayanamayan aile fertlerimiz teker teker ölmeye başladılar. "Kolhoz Ahırı"nda sağ olarak sadece annem ve ben kaldık. Ancak daha bir ay bile geçmeden annem de hastalandı. Annem gece iyice fenalaşınca bana "lâmbaları yak evlâdım" dedi.

serifeumer 2

Herhalde benim korkacağımı düşünmüştü. Ailemin bütün fertlerini kaybetmek bende ölümden sonra en korkunç gelen yalnız kalma korkusunu doğurmuş olacak ki, annemin öldüğünü anlarlar da yanımdan alırlar diye lâmbayı yakmadım. Annemin ölüsünün koynuna girdim ve yattım. Komşularımız annemin öldüğünü anlamasınlar diye sabahları kapının önüne dikiliyor "Annem hasta, rahatsız etmeyin" diyerek kimseyi içeriye sokmuyor, akşamları da gene annemin koynuna girip yatıyordum. Dört gün sonra komşular annemin öldüğünü anladılar ve beni, annemin koynundan zorla çıkardılar. O günden beri sanki annemi bekliyormuş gibi geceleri uyuyamıyor, ancak akşam üzeri biraz uyukluyorum.

Annemin ölümünden sonra Emine Abla beni Komintenin Kolhozu'na bağlı olan çocuk yuvasına verdi. Bu yuvada daha önceden tanıştığım Tesela Zeytullayeva bakıcı olarak çalışıyordu. Tesela Zeytullayeva bakıcı olarak çalışıyordu. Tesela Zeytullayeva annemin yerine geçmişti. Fakat 1947 yılından itibaren çocuk eğitiminde çalışan Kırım Tatarlarını işten çıkarmaya başladılar. Benim kaldığım yuvada çalışan Tesela Zeytullayeva da işinden atıldı. Bana annelik yapan Tesela Apte'den ayrılmak istemediğimden onun yanına alması için çok yalvardım, o da beni ailesinin yanına götürdü.

Orta okulu bitirdikten sonra Semerkant Ticaret Meslek Yüksek Okulunda okudu. Bütün Kırım Tatarları'nda olduğu gibi benim de içimden öz vatanım Kırım'da yaşama arzusu hiç eksilmedi. Bu sebeple 1972'de Vatan Kırım'a döndüm.

Vatan Kırım'da pek çok sıkıntı ve zulümle karşılaştım. Sık sık yerleştiğimiz yerlerden atılıyor, hapsediliyor, dövülüyorduk. Bir seferin de o kadar çok bunalttılar ki, polis komiseri Zolotov'a "Siz Faşistsiniz" dedim. O da polisleri çağırarak "Bu kadını hapsedin" dedi. Hamile olduğuma bakmadan beni sürükleyerek polis arabasına bindirmeye çalıştılar. Ben binmek istemiyor, direniyor, etrafımdakilere çarpıyordum. Sokakta insanlar toplanıp beni savurmaya başlayınca polisler beni serbest bırakmak zorunda kaldılar. Fakat sonradan arkadaşlarımdan duyduğuma göre, o sırada fotoğrafımı çekmişler ve suçlular panosuna asmışlar. Bir kaç gün sonra hastaneye kaldırıldım ve doğum yaptım. Çocuğumu doğumdan on beş gün sonra bile bana göstermediler. Bana çocuğun çok zayıf olduğunu ve onu göremeyeceğimi söylediler. Çocuğum şimdi heyecanlanınca elleri titremekte, kekelemekte. Herhalde beni askerlerin sürükledikleri sırada çocuk da etkilendi.

Fotoğrafımın suçlular panosuna asılması ve Kırım Tatarı olmam gibi sebeplerle beni işe almadılar, ikâmet izni vermediler, hatta yaşamama bile müsaade etmek istemediler. Evimiz olmadığı için sokakta yatmak zorunda kaldık.

İşte çektiğim bunca zorluklara rağmen öz vatanım Kırım'da yaşamaya devam ediyorum.


Emel Dergisi , Sayı: 198 Eylül - Ekim 1993, Sf. 33

Hatıralar

Anlatan : Hatice OSMANOVA (Taymaz) - Derleyen. Enver ÖZENBAŞLI ** - Haz. Fatma MERTOĞUL

Savaşın başladığı gün, 22 Haziran 1941'de, kapı kapı dolaşıp halkı toplantı binasına çağırdılar. Gece vakitsiz gürültüler işitilmişti, halk artık savaşın başladığını anlamıştı. Köy sovyeti başkanı Bilâl Katiti, "Yeni yeşeren hükümetimize Alman öncü birlikleri gelip saldırdılar", dedi. (Bilâl Katiti, Rüstem Çağan, Asan Taşçı ve Osman Kalyak Alman askerleri tarafından vuruldular).

11 Mayıs 1942 gününün akşam üstü uçaklar köyümüzü bombaladılar. Sonbahara kadar halk, evlerine girmedi, bodrumlarda yattılar. Bombardıman sırasında 20 kişi ölmüş, bazılarının ayaklan, kolları kopmuş 20 kişi de yaralanmıştı, inekler köye dönerken bir bomba ortalarına düşmüş, ortalık et parçalarıyla dolmuştu. Selvi ağaçlan testere ile kesilmiş gibiydiler. Bir bomba da mezarlığın üstüne düşmüştü. Sabaha yaralıları Fotisala Hastanesine arabalarla alıp gittiler. Ölülerin hepsini bir mezara gömdüler (sonradan buranın adı şehitler mezarlığı oldu).

Alman askerleri köyümüzde kalmayıp çeşitli yiyecekler alıp gidiyorlardı. 1942 yılı yazında köyümüzün gençlerini Almanya'ya götürdüler (Saide'nin kızını, Öksüz Bekir'in kızı Hatice'yi, Kambur Seyitömer'in kızı Gülzade'yi Osman Efendi'nin kızını, oğlanların hepsini zorla gönüllü yazdırdılar). Köye partizanlar geliyorlardı. Halk partizanlara yardım ediyordu. Alman askerleri köyümüze gündüz gelip yiyecek aldıkları için, geceleri de partizanlar geliyordu. Halk onlara yiyecek ve içecek verip gördüklerini anlatıyorlardı. Bir gün Alman askerleri Gavr'den Özenbaş'ı top ateşine tuttular ve 1943 yılı Aralık ayında "partizanlara yardım ediyorsunuz" diye köyümüzü yaktılar. Halkı gece arabalara yükleyip Gavr, Fotisala, Kokköz ve Yancu köylerine sürmüşlerdi. Bu köylerin halkı bizlere çok yardım etti. Evlerine aldılar, yiyecek verdiler ve bahara kadar orada kaldık. Baharda son Alman askerleri de kaçtılar. Kızıllar Kırım'a yeniden döndüler. Halk sevinçle Kızılları karşıladı.

Yakılıp yıkılan köylerin halkları tekrar evlerine döndüler. Kızıllar toprağı kazın-ekin dediler. Bir ay bile geçmeden bütün halkı Orta Asya'ya sürgün ettiler. Göç etmek zorunda kaldıkları sırada bütün yük arabaları Gavr'e, Tatar Osman'a gelip durdular. Sabaha karşı Kızıllar kapıları vurdular.

— Kırım'dan çıkıyorsunuz! On beş dakikada eşyalarınızı alıp arabalara binin,- dediler.

Bir evden başka eve gitmemize izin vermediler. Bizim iki minderimiz ve bir avuç baklamız vardı. Onları aldık, yolda baklayı satıp tahta bir çanak ve bir tencere aldık. Bu çanaktan hem çorba içiyorduk, hem de hamur yoğuruyorduk. Başka bir eşyamız yoktu. Giyeceklerimizin hepsi üstümüzdeydi. Bizim gibileri Ural'a düşseydi, ölüp giderdi. Arabalara oturup süren istasyonuna geldik, orada katarlar duruyorlardı.

Süren'e gittiğimiz arabada bizimle beraber olan Gavrlı Seyitgazi Ağa (70 yaşlarında) ağlayıp, bağırıp, ağıtlar yakıp:

— Bizler nasıl günler yaşıyoruz, atalarımızın görmedikleri şeyleri gördük. Nereye gittiğimizi Allah biliyor, cehenneme mi gidiyoruz?- diye ağlıyordu. Onun ağlamaları hâlâ aklımda.

Süren'de pek çok insan vardı. Trenle 21 gün yolculuk yaptık, istasyonlarda bize kovayla çorba getirip veriyorlardı (arpa, bulgur, makarna çorbası). Ara istasyonlarda insanlar su aramak için iniyorlardı, istasyonlarda halkı indirmiyor, kapıları açmıyorlardı.

Gelirken bir ara istasyonda bir kadını karşıdan gelen tren bir parça sürükleyip ezerek geçti. Kadıncağız yayılıp, kapkara toprak gibi oldu. Yolda gelirken bir istasyonda üç gün durmuştuk. Halk:

— Bizi yanlışlıkla çıkardıklarını anladılar, artık geri gönderecekler-Buna hepimiz inandık.

Sürgün yerine geldikten sonra bile halk birbirine "Bizi ne zaman geri gönderecekler?" diye soruyordu.

Bizi 67. Kuropatkin ara istasyonunda buğday sovhozuna yerleştirdiler. yiyecek ve içecekten yana pek zahmet çekmedik. İlk gün bize sınırlı miktarda bedava  çorba ve ekmek veriyorlardı. Özbeklerin bir kısmı bize acıyor bir kısmı da "Kırımlılar kırılıp gidin" diyorlardı. O zamanlar pek çok insan sıtma hastalığına yakalanmıştı.


* Bu hatıralar Hatice Osmanova (Taymaz)'dan yazılıp alındı. O, 1925 yılında Büyük Özenbaş köyünde doğdu. Savaştan önce okulda okudu. Savaştan sonra ise işçi olarak çalıştı. Halen Hişrau Hidro Elektrik Santralinde Vostoçnaya Sokağı 21 numaralı evde yaşıyor. 

** Bu hatırayı Enver Özenbaşlı Hatice Osmanova'dan 22.7.1987 yılında derledi.

Emel Dergisi , Sayı: 196 Mayıs - Haziran 1993, Sf. 24

Hatıralar

Anlatan : Fatma KERİMOVA - Hazırlayan : Yrd. Doç. Dr. Zuhal YÜKSEL

Ben, 1921 yılında Gurzuf'da doğdum. Tahsilimi Yalta'da öğretmen okulunda tamamladıktan sonra aynı okulda bir sene öğretmenlik yaptım.

18 Mayıs 1944'de gece saat ikide askerler tüfekleriyle kapımıza geldiler. "Haydi 15 dakika içinde evden çıkacaksınız. Yanınıza bir kaşık, bir çanak, biraz da yağ alabilirsiniz. Başka bir şey almayın." diye bağırıyorlardı. Bizim hiç bir şeyden haberimiz yoktu ve hepimiz çok şaşkındık. Gecenin bir yarısında uykudan askerler tarafından uyandırılmanın korkusu ve aptallığı da bize hakimdi. Hepimiz ağlamaya başladık. Evde iki kız kardeşim, annem ve ben vardık. 15 dakika sonra askerler bütün Kırım Tatar halkını koyun gibi sürerek bir meydana topladılar. Kamyonlar gelince de hepimizi bu kamyonlara doldurarak Akmescit'e götürdüler. Akmescit'de de ellerinde silâhlarıyla askerler toplanmışlardı ve bizleri vagonlara ittire kaktıra bindirdiler. Çoluk-çocuk sanki annesinden ayrılan koyun sürüsü gibi bağrışarak ağlaşıyorlardı. Orası bir mahşer yeri gibiydi. Analar çocuklarını bulamıyor, qartanaylar kocalarını bulamıyordu. Çok kalabalıktı ve herkes ağlıyordu. Askerler de vagonlara binmemiz için bize baskı yapıyorlardı. İşte bizi vatanımızdan böyle ayırdılar.

Vagonlar çok pis havasız ve kalabalıktı. İnsanlar üst üste yığılmış gibiydi. Yiyecek bir şey de yoktu. Zayıf olanlar, ihtiyarlar, ölmeye başladı. Ölülerimizi vagonların bir tarafına yığıp, o rahmetlilerle birlikte yola devam ediyorduk. Zaman zaman yolda tren duruyor ve askerlerin kontrolleri altında trenlerden inebiliyorduk. Bu arada vagonlardaki ölüleri de atıyorlardı. Hiç birine mezar yapılmadı. Kim bilir, onların ölüleri ne oldu? Kurt, kuş mu yedi? Çürüyüp gittiler mi? Allah günahlarını affetsin. Neyse, yanlarında unu olanlar tenekelerin üzerinde pide yapıp yiyor, olmayanlar da onlara bakıyordu. Kimse yanına fazla yiyecek alamamıştı ki.

Halkımız niçin böyle bir cezaya reva görüldüklerini anlamadan 18 gün süren yolculuk sonucu Özbekistan'ın Şarıhan denilen yerine bırakıldık. Hepimizi hamamlara götürüp bitlerimizden temizlediler. Orada başımıza gelenler ise anlatılamayacak kadar acıdır. Sonra bizi kocaman arabalara bindirdiler ve kolhozlara dağıttılar.

Biz bu kolhozlarda çok uzun zaman yaşadık. Bizi beş yıl kalacaksınız diye aldatmışlardı. Biz uzun zaman bekledik, gelip bizi vatanımıza geri götürecekler diye. Buralarda önceleri çok sıkıntı çektik. İhtiyarlardan, hastalardan bilhassa çocuklardan çok ölenler oldu. Aradan 4-5 yıl geçtikten sonra biraz daha rahatladık.

Halkımız bizi vatana geri götürmeyeceklerini anlayınca, vatana dönmek için kendi kendisine çare aramaya başladı. Bu arada Kırım Tatar Millî hareketi ortaya çıktı ve Vatan Kırım'a dönme mücadelesi başladı. Sovyetlerde çıkan gazeteler millî yolbaşçımız Mustafa Cemil'e askere gitmiyor gibi bahanelerle kara çalmaya başladı. Mustafa Cemil tutuklandı ve hapsedildi. O'nun hayatının uzun bir dönemi hapiste geçti.

Benim kardeşlerim 1968 yılında Kırım'a döndüler. Kırım'da onları çok muzdarip etmişler. Ev almalarına, ev kurmalarına izin vermedikleri gibi, nereye giderseler gitsinler vagonlara koyup Kırım'ın dışına sürüyorlarmış. Çocuklarını, (hayvanlara bile yapılmayacak şekilde) kaldırıp kaldırıp kamyonlara atıyorlar ve Kırım'ın dışına Ukrayna'nın iç kısmına döküyorlarmış. Sonra Musa Mamut kendini yaktı. Rahmetli, ev aldığı halde, bir kaç kere evinden sürülmüş, hapsedilmiş, kendi vatanında yapılan bu mezalime dayanamayıp protesto maksadıyla kendini yakmış. Öldü zavallı. Ama bunlara o bile tesir etmedi.

Biz Özbekistan'daydık. Fakat Kırım'da yapılan bu mezalimi duyuyor, gene de vatanımıza dönmek istiyorduk ve döndük. Çünkü biz Kırım'da doğduk. Dedelerimiz, atalarımız, Kırım'da yaşadı, Kırım'da öldü. Bizim aslımız Kırım'da. Biz Kırım'a gelip yerleşelim de sıkıntıyı çeksek, ölsek bile çocuklarımız vatanlarında rahat yaşarlar diye düşündük. Zaten çocuklarım da Kırım'da yaşamak istediler. Gerçi onlar Kırım'da doğmadılar ama, biz vatanımızı her zaman anlatıyorduk. Biraz da kan çekiyor herhalde.

Şimdi burada çok sıkıntımız var. Türkiye'den biraz biraz yardım geliyor. Ama Vatan Kırım'a döndüğümüz için hiç pişman değiliz, çok memnunuz.


Emel Dergisi , Sayı:203 Temmuz - Ağustos 1994, Sf. 28