Sürgün ve Vatan'a Dönüş Mücadelesi'nden

Anlatan : Veciye KAŞKA - Hazırlayan: Dr. Zuhal YÜKSEL

Sovyet askerleri 18 Mayıs 1944 gecesi geç bir vakitte tüfekleriyle kapımızı kırıp içeri girdiler. Annem uyku sersemliği içinde elinde lâmba ile duruyordu. Askerin biri annemin elindeki lâmbayı aldı ve tüfeği ile annemi yere yıktı, aynı zamanda "Sizi buradan atacağız, her şeyinizi burada bırakacaksınız, hiç birşey almayacaksınız" diye bağırıyordu. Daha sonra hepimizi toplayıp istasyona götürdüler. Bütün milleti oraya toplamışlardı. Bir zaman sonra bizleri vagonlara doldurup Özbekistan'a götürdüler. Giderken yolda ölenleri dışarı atıyorlardı. Hepimiz hem çok hasta idik, hem de bitlenmiştik. Bizi Taşkent Oblastı'nda bir köye götürdüler. Burada barakalarda yaşamaya başladık. 5-6 aile bir barakada kalıyorduk. Her köşede bir aile duruyordu. Açlıktan insanlar şişip şişip ölüyordu. Babam ölenleri gömmek için adam bulamıyordu. Çok uzun zaman öyle süründük. Millî meselelerle uğraşmaya 1964 yılında başladım. Gizli gizli toplanıyorduk. Sonra Kırım'a dönebilmek için, Moskova'ya gidilmeye başlandı.

Biz 1966 senesi Krasnodar'a göçtük. 1969'a kadar orada yaşadık. 1968'de halk vekili olarak Moskova'ya gittik. Moskova'da Altay Oteli'nden bizim 600-700 adamımızı döverek çıkardılar. Herkesin pasaportlarına göre yazdıkları yere götürüp bıraktılar. Sonra "Ukaz" (1967 Kararnamesi) yayınlandı.

Biz de Kırım'ın Karasubazar Cemrek (Kizilovka) köyünden ev aldık. Kendi memleketimiz olan Aluşta'ya bizi sokmadılar. Fakat daha eşyalarımızı bile boşaltmadan polis geldi ve "Çıkın, gidin" dedi. Protokol yazarak bu protokole imza atmamızı istedi. Biz imzalamayınca bize hücum ettiler ve dövdüler. Üç ay beş çocuğumla birlikte propiskasız (ikâmet izni olmaksızın) kendi getirdiğimiz ekmeği yiyerek yaşadık.

Bir gece yarısı bahçede bir ses duydum ve kalkıp baktım. Bir metre aralıkla 15-20 adam ellerinde ikişer metre sopayla evimizin etrafını sarmışlardı. Birazdan içlerinden biri kapıya vurdu. Ben "Ya sen kimsin, gecenin bu vakitsiz saatinde" deyince "Kapıyı açın ben hükümet adamıyım sizin işiniz için geldim" diye cevap verdiler. Ben de "Benim işim için geldiysen gündüz gel" dedim ve kapıyı açmadım. Bunun üzerine kapıyı kırarak içeriye girdiler, kocamın ağzını mendille tıkayıp ellerini bağladılar ve bahçeye getirdikleri otobüse attılar. Bana "Hemen Kırım'dan çıkacaksınız" dedikleri zaman ben de "Hayır bizi çıkartamazsınız" dediğim için çok sinirlendiler. Benim de ağzıma bir mendil soktular, çenemi sıktılar, ellerimi arkama bükerek sürükleye sürükleye evden çıkarıp bahçede kocamı koydukları otobüse kaldırıp attılar.

Hiç bir şeyden habersiz hâlâ uyumakta olan çocuklarımın üstüne kovayla soğuk su döktüler ve onları da üslerindeki pijamalarla otobüsün içine attılar. Bizi Nijnegorskiy rayonuna götürüp bir vagona koydular ve Kırım'ın dışında bir çöle attılar. Üstümüzdeki pijamalardan başka hiç bir şeyimiz yoktu. Çocuklarıma ağladığımı göstermeden onları toparlayıp iki gün sonra Kırım'a döndüm. Kırım'a gelince arabadan inerken basımdaki örtüyü çekip aldım ve "Ura pobeda za nami" (zafer bizimdir) diye bağırdım. Bütün köy halkı halimize şaşkınlıkla bakıyordu. Onlar 1944 sürgününde olduğu gibi ancak 25 yıl sonra döneriz sanıyorlardı.

Evimize geldiğimiz zaman bir de baktık ki, her şeyimizi almışlar ve evi tamamen boşaltmışlar. On-onbeş koyunumuz, biraz da buğdayımız vardı. Hepsini hükümete vermişler. Naçalnik Patitsa'ya gittim ve malımı, evimin eşyasını verin dedim. Onlar da Kırım'dan çıkıp gideceğimize dair protokol imzalamamızın şart olduğunu bildirdiler. Benim "Hayır 1944 yılında atalarım evlerini, mallarını mülklerini bırakıp gittiler. Benim de malımı, mülkümü bırakırım ama, sizinle protokol imzalamam" diye cevap vermemle birlikte bana hücum ettiler ve 15 gün hapsedeceklerini söylediler. Ben "Peki beni hapsedin ama yemeğe ekmeğim yok, hiç olmazsa 200 gram ekmek verin" dedim. Fakat sözümden dönmedim ve beni vatanımdan atmalarına izin vermedim. Evimize döndüğüm zaman ise bütün pencere ve kapıların tahtalarla çivilendiğini gördüm. Baltayla bütün tahtaları sökerek beş çocuğumla eve girip yaşamaya başladım. Evde hiç eşya yoktu ve biz kuru yerde yatıyorduk. Her gün hükümet adamları geliyor ve çıkıp gidin diye bizi hırpalıyorlardı. Bunun üzerine gündüz çocuklarımı toplayıp dağlara çıkıyor, akşam da eve dönüp kuru toprakta yatıyordum. Böylece altı ay geçti. Bir gün yine 20-30 tane polis geldi ve bizi Kırım'ın dışına attılar. 2 gün sonra Kırım'a döndüğümde evime başka ailelerin yerleştirildiğini gördüm. Girecek yer bulamadım ve beş çocuğumla beraber büyük Krasnodar'daki Temrük rayonunda bulunan büyük Mirmi kolhozuna yerleştim. Orada 2 yıl kaldım.

Bizi Kırım'dan ilk çıkarıp attıkları sırada çocuklarımın üzerine soğuk su döktükleri zaman dördüncü oğlum çok korkmuştu. Geceleri uyuduğu yerden fırlayıp kalkıyor ve dışarı kaçıyordu. Bir gece yine korkuyla fırladı, yorganını başına sararak "Kaçın anne, polisler geliyor, Kırım'dan çıkarıyorlar, herkese vuruyorlar, vurdukları adamlar ölüyor. Bakın şimdi de beni sürüklemeye başladılar." diye bağıra bağıra öldü. Herhalde Azrail ona polis gibi görünmüştü. Çocuğumu mecburen oturduğum köye gömdüm.

1973 yılının Aralık ayında Üçköz köyünden ev alıp, partizanlar gibi gecenin dördünde bu eve yerleştim. Sabahleyin polisler gelip bir hafta içinde protokol imzalamamı emrettiler. Fakat ben yine karşı çıkarak "Hiç uğraşmayın, bir çocuğumu kaybettim, dördünü de kaybederim. Kendimi de yok ederim. Beni Kırım'dan canlı çıkaramazsınız ancak ölümü çıkarabilirsiniz" dedim.

Bana yapılan bu zulmü görenler, Andrey Dmitriyeviç Saharov'la görüşmemin iyi olacağını söylediler. Ben de Saharov'a gittim. Saharov beni çok iyi karşıladı. Ona başıma gelenleri anlatınca, O başını iki elinin arasında alıp saklayarak ağlar gibi oldu. "Halklar ne kadar zor bir zamanda yaşıyorlar" dedi. Sonra Moskova'ya bizim durumumuzu anlatan dilekçeler yazdı. Ondan sonra merkezi hükümet bana çok sıkıntılı günler yaşattı. "Sen Saharov'a nasıl ulaştın? Niçin gittin?" diye çok zulmettiler.

Neyse şimdilerde sulh oldu da biraz daha rahat yaşamaya başladık.


Emel Dergisi , Sayı: 199 Kasım - Aralık 1993, Sf. 28

Hatıralar

Anlatan : Şerife ÜMER

Ben 1936 yılında Kırım'ın Biten köyünde doğdum. Babamın adı Ümer Akay, annemin adı Dudu Hanım'dır.

Babam köyün çobanlığını yapıyor, annem ise evdeki hayvanlara bakıyordu. Ablalarım ise kolhozda çalışıyorlardı.

Bizim ailemiz on bir kişi idi. Evimiz de ise ablalarım ve çocuklarıyla on dört kişi yaşıyordu. Ablalarımın beyleri II. Dünya Savaşı'nda çarpışmaktaydılar.

Halkımızın Kırım'dan sürüldüğü 1944 yılında biz de sürüldük. Sürgünde Özbekistan'ın Semerkant şehrinin Cambay köyüne yerleştirildik. Burada yaşanan mezalime dayanamayan aile fertlerimiz teker teker ölmeye başladılar. "Kolhoz Ahırı"nda sağ olarak sadece annem ve ben kaldık. Ancak daha bir ay bile geçmeden annem de hastalandı. Annem gece iyice fenalaşınca bana "lâmbaları yak evlâdım" dedi.

Herhalde benim korkacağımı düşünmüştü. Ailemin bütün fertlerini kaybetmek bende ölümden sonra en korkunç gelen yalnız kalma korkusunu doğurmuş olacak ki, annemin öldüğünü anlarlar da yanımdan alırlar diye lâmbayı yakmadım. Annemin ölüsünün koynuna girdim ve yattım. Komşularımız annemin öldüğünü anlamasınlar diye sabahları kapının önüne dikiliyor "Annem hasta, rahatsız etmeyin" diyerek kimseyi içeriye sokmuyor, akşamları da gene annemin koynuna girip yatıyordum. Dört gün sonra komşular annemin öldüğünü anladılar ve beni, annemin koynundan zorla çıkardılar. O günden beri sanki annemi bekliyormuş gibi geceleri uyuyamıyor, ancak akşam üzeri biraz uyukluyorum.

Annemin ölümünden sonra Emine Abla beni Komintenin Kolhozu'na bağlı olan çocuk yuvasına verdi. Bu yuvada daha önceden tanıştığım Tesela Zeytullayeva bakıcı olarak çalışıyordu. Tesela Zeytullayeva bakıcı olarak çalışıyordu. Tesela Zeytullayeva annemin yerine geçmişti. Fakat 1947 yılından itibaren çocuk eğitiminde çalışan Kırım Tatarlarını işten çıkarmaya başladılar. Benim kaldığım yuvada çalışan Tesela Zeytullayeva da işinden atıldı. Bana annelik yapan Tesela Apte'den ayrılmak istemediğimden onun yanına alması için çok yalvardım, o da beni ailesinin yanına götürdü.

Orta okulu bitirdikten sonra Semerkant Ticaret Meslek Yüksek Okulunda okudu. Bütün Kırım Tatarları'nda olduğu gibi benim de içimden öz vatanım Kırım'da yaşama arzusu hiç eksilmedi. Bu sebeple 1972'de Vatan Kırım'a döndüm.

Vatan Kırım'da pek çok sıkıntı ve zulümle karşılaştım. Sık sık yerleştiğimiz yerlerden atılıyor, hapsediliyor, dövülüyorduk. Bir seferin de o kadar çok bunalttılar ki, polis komiseri Zolotov'a "Siz Faşistsiniz" dedim. O da polisleri çağırarak "Bu kadını hapsedin" dedi. Hamile olduğuma bakmadan beni sürükleyerek polis arabasına bindirmeye çalıştılar. Ben binmek istemiyor, direniyor, etrafımdakilere çarpıyordum. Sokakta insanlar toplanıp beni savurmaya başlayınca polisler beni serbest bırakmak zorunda kaldılar. Fakat sonradan arkadaşlarımdan duyduğuma göre, o sırada fotoğrafımı çekmişler ve suçlular panosuna asmışlar. Bir kaç gün sonra hastaneye kaldırıldım ve doğum yaptım. Çocuğumu doğumdan on beş gün sonra bile bana göstermediler. Bana çocuğun çok zayıf olduğunu ve onu göremeyeceğimi söylediler. Çocuğum şimdi heyecanlanınca elleri titremekte, kekelemekte. Herhalde beni askerlerin sürükledikleri sırada çocuk da etkilendi.

Fotoğrafımın suçlular panosuna asılması ve Kırım Tatarı olmam gibi sebeplerle beni işe almadılar, ikâmet izni vermediler, hatta yaşamama bile müsaade etmek istemediler. Evimiz olmadığı için sokakta yatmak zorunda kaldık.

İşte çektiğim bunca zorluklara rağmen öz vatanım Kırım'da yaşamaya devam ediyorum.


Emel Dergisi , Sayı: 198 Eylül - Ekim 1993, Sf. 33

Hatıralar

Anlatan : Fatma KERİMOVA - Hazırlayan : Yrd. Doç. Dr. Zuhal YÜKSEL

Ben, 1921 yılında Gurzuf'da doğdum. Tahsilimi Yalta'da öğretmen okulunda tamamladıktan sonra aynı okulda bir sene öğretmenlik yaptım.

18 Mayıs 1944'de gece saat ikide askerler tüfekleriyle kapımıza geldiler. "Haydi 15 dakika içinde evden çıkacaksınız. Yanınıza bir kaşık, bir çanak, biraz da yağ alabilirsiniz. Başka bir şey almayın." diye bağırıyorlardı. Bizim hiç bir şeyden haberimiz yoktu ve hepimiz çok şaşkındık. Gecenin bir yarısında uykudan askerler tarafından uyandırılmanın korkusu ve aptallığı da bize hakimdi. Hepimiz ağlamaya başladık. Evde iki kız kardeşim, annem ve ben vardık. 15 dakika sonra askerler bütün Kırım Tatar halkını koyun gibi sürerek bir meydana topladılar. Kamyonlar gelince de hepimizi bu kamyonlara doldurarak Ak-mescit'e götürdüler. Akmescit'de de ellerinde silâhlarıyla askerler toplanmışlardı ve bizleri vagonlara ittire kaktıra bindirdiler. Çoluk-çocuk sanki annesinden ayrılan koyun sürüsü gibi bağrışarak ağlaşıyorlardı. Orası bir mahşer yeri gibiydi. Analar çocuklarını bulamıyor, qartanaylar kocalarını bulamıyordu. Çok kalabalıktı ve herkes ağlıyordu. Askerler de vagonlara binmemiz için bize baskı yapıyorlardı. İşte bizi vatanımızdan böyle ayırdılar.

Vagonlar çok pis havasız ve kalabalıktı. İnsanlar üst üste yığılmış gibiydi. Yiyecek bir şey de yoktu. Zayıf olanlar, ihtiyarlar, ölmeye başladı. Ölülerimizi vagonların bir tarafına yığıp, o rahmetlilerle birlikte yola devam ediyorduk. Zaman zaman yolda tren duruyor ve askerlerin kontrolleri altında trenlerden inebiliyorduk. Bu arada vagonlardaki ölüleri de atıyorlardı. Hiç birine mezar yapılmadı. Kim bilir, onların ölüleri ne oldu? Kurt, kuş mu yedi? Çürüyüp gittiler mi? Allah günahlarını affetsin. Neyse, yanlarında unu olanlar tenekelerin üzerinde pide yapıp yiyor, olmayanlar da onlara bakıyordu. Kimse yanına fazla yiyecek alamamıştı ki.

Halkımız niçin böyle bir cezaya reva görüldüklerini anlamadan 18 gün süren yolculuk sonucu Özbekistan'ın Şarıhan denilen yerine bırakıldık. Hepimizi hamamlara götürüp bitlerimizden temizlediler. Orada başımıza gelenler ise anlatılamayacak kadar acıdır. Sonra bizi kocaman arabalara bindirdiler ve kolhozlara dağıttılar.

Biz bu kolhozlarda çok uzun zaman yaşadık. Bizi beş yıl kalacaksınız diye aldatmışlardı. Biz uzun zaman bekledik, gelip bizi vatanımıza geri götürecekler diye. Buralarda önceleri çok sıkıntı çektik. İhtiyarlardan, hastalardan bilhassa çocuklardan çok ölenler oldu. Aradan 4-5 yıl geçtikten sonra biraz daha rahatladık.

Halkımız bizi vatana geri götürmeyeceklerini anlayınca, vatana dönmek için kendi kendisine çare aramaya başladı. Bu arada Kırım Tatar Millî hareketi ortaya çıktı ve Vatan Kırım'a dönme mücadelesi başladı. Sovyetlerde çıkan gazeteler millî yolbaşçımız Mustafa Cemil'e askere gitmiyor gibi bahanelerle kara çalmaya başladı. Mustafa Cemil tutuklandı ve hapsedildi. O'nun hayatının uzun bir dönemi hapiste geçti.

Benim kardeşlerim 1968 yılında Kırım'a döndüler. Kırım'da onları çok muzdarip etmişler. Ev almalarına, ev kurmalarına izin vermedikleri gibi, nereye giderseler gitsinler vagonlara koyup Kırım'ın dışına sürüyorlarmış. Çocuklarını, (hayvanlara bile yapılmayacak şekilde) kaldırıp kaldırıp kamyonlara atıyorlar ve Kırım'ın dışına Ukrayna'nın iç kısmına döküyorlarmış. Sonra Musa Mamut kendini yaktı. Rahmetli, ev aldığı halde, bir kaç kere evinden sürülmüş, hapsedilmiş, kendi vatanında yapılan bu mezalime dayanamayıp protesto maksadıyla kendini yakmış. Öldü zavallı. Ama bunlara o bile tesir etmedi.

Biz Özbekistan'daydık. Fakat Kırım'da yapılan bu mezalimi duyuyor, gene de vatanımıza dönmek istiyorduk ve döndük. Çünkü biz Kırım'da doğduk. Dedelerimiz, atalarımız, Kırım'da yaşadı, Kırım'da öldü. Bizim aslımız Kırım'da. Biz Kırım'a gelip yerleşelim de sıkıntıyı çeksek, ölsek bile çocuklarımız vatanlarında rahat yaşarlar diye düşündük. Zaten çocuklarım da Kırım'da yaşamak istediler. Gerçi onlar Kırım'da doğmadılar ama, biz vatanımızı her zaman anlatıyorduk. Biraz da kan çekiyor herhalde.

Şimdi burada çok sıkıntımız var. Türkiye'den biraz biraz yardım geliyor. Ama Vatan Kırım'a döndüğümüz için hiç pişman değiliz, çok memnunuz.


Emel Dergisi , Sayı:203 Temmuz - Ağustos 1994, Sf. 28

Hatıralar

Anlatan : Hatice OSMANOVA (Taymaz) - Derleyen. Enver ÖZENBAŞLI ** - Haz. Fatma MERTOĞUL

Savaşın başladığı gün, 22 Haziran 1941'de, kapı kapı dolaşıp halkı toplantı binasına çağırdılar. Gece vakitsiz gürültüler işitilmişti, halk artık savaşın başladığını anlamıştı. Köy sovyeti başkanı Bilâl Katiti, "Yeni yeşeren hükümetimize Alman öncü birlikleri gelip saldırdılar", dedi. (Bilâl Katiti, Rüstem Çağan, Asan Taşçı ve Osman Kalyak Alman askerleri tarafından vuruldular).

11 Mayıs 1942 gününün akşam üstü uçaklar köyümüzü bombaladılar. Sonbahara kadar halk, evlerine girmedi, bodrumlarda yattılar. Bombardıman sırasında 20 kişi ölmüş, bazılarının ayaklan, kolları kopmuş 20 kişi de yaralanmıştı, inekler köye dönerken bir bomba ortalarına düşmüş, ortalık et parçalarıyla dolmuştu. Selvi ağaçlan testere ile kesilmiş gibiydiler. Bir bomba da mezarlığın üstüne düşmüştü. Sabaha yaralıları Fotisala Hastanesine arabalarla alıp gittiler. Ölülerin hepsini bir mezara gömdüler (sonradan buranın adı şehitler mezarlığı oldu).

Alman askerleri köyümüzde kalmayıp çeşitli yiyecekler alıp gidiyorlardı. 1942 yılı yazında köyümüzün gençlerini Almanya'ya götürdüler (Saide'nin kızını, Öksüz Bekir'in kızı Hatice'yi, Kambur Seyitömer'in kızı Gülzade'yi Osman Efendi'nin kızını, oğlanların hepsini zorla gönüllü yazdırdılar). Köye partizanlar geliyorlardı. Halk partizanlara yardım ediyordu. Alman askerleri köyümüze gündüz gelip yiyecek aldıkları için, geceleri de partizanlar geliyordu. Halk onlara yiyecek ve içecek verip gördüklerini anlatıyorlardı. Bir gün Alman askerleri Gavr'den Özenbaş'ı top ateşine tuttular ve 1943 yılı Aralık ayında "partizanlara yardım ediyorsunuz" diye köyümüzü yaktılar. Halkı gece arabalara yükleyip Gavr, Fotisala, Kokköz ve Yancu köylerine sürmüşlerdi. Bu köylerin halkı bizlere çok yardım etti. Evlerine aldılar, yiyecek verdiler ve bahara kadar orada kaldık. Baharda son Alman askerleri de kaçtılar. Kızıllar Kırım'a yeniden döndüler. Halk sevinçle Kızılları karşıladı.

Yakılıp yıkılan köylerin halkları tekrar evlerine döndüler. Kızıllar toprağı kazın-ekin dediler. Bir ay bile geçmeden bütün halkı Orta Asya'ya sürgün ettiler. Göç etmek zorunda kaldıkları sırada bütün yük arabaları Gavr'e, Tatar Osman'a gelip durdular. Sabaha karşı Kızıllar kapıları vurdular.

— Kırım'dan çıkıyorsunuz! On beş dakikada eşyalarınızı alıp arabalara binin,- dediler.

Bir evden başka eve gitmemize izin vermediler. Bizim iki minderimiz ve bir avuç baklamız vardı. Onları aldık, yolda baklayı satıp tahta bir çanak ve bir tencere aldık. Bu çanaktan hem çorba içiyorduk, hem de hamur yoğuruyorduk. Başka bir eşyamız yoktu. Giyeceklerimizin hepsi üstümüzdeydi. Bizim gibileri Ural'a düşseydi, ölüp giderdi. Arabalara oturup süren istasyonuna geldik, orada katarlar duruyorlardı.

Süren'e gittiğimiz arabada bizimle beraber olan Gavrlı Seyitgazi Ağa (70 yaşlarında) ağlayıp, bağırıp, ağıtlar yakıp:

— Bizler nasıl günler yaşıyoruz, atalarımızın görmedikleri şeyleri gördük. Nereye gittiğimizi Allah biliyor, cehenneme mi gidiyoruz?- diye ağlıyordu. Onun ağlamaları hâlâ aklımda.

Süren'de pek çok insan vardı. Trenle 21 gün yolculuk yaptık, istasyonlarda bize kovayla çorba getirip veriyorlardı (arpa, bulgur, makarna çorbası). Ara istasyonlarda insanlar su aramak için iniyorlardı, istasyonlarda halkı indirmiyor, kapıları açmıyorlardı.

Gelirken bir ara istasyonda bir kadını karşıdan gelen tren bir parça sürükleyip ezerek geçti. Kadıncağız yayılıp, kapkara toprak gibi oldu. Yolda gelirken bir istasyonda üç gün durmuştuk. Halk:

— Bizi yanlışlıkla çıkardıklarını anladılar, artık geri gönderecekler-Buna hepimiz inandık.

Sürgün yerine geldikten sonra bile halk birbirine "Bizi ne zaman geri gönderecekler?" diye soruyordu.

Bizi 67. Kuropatkin ara istasyonunda buğday sovhozuna yerleştirdiler. yiyecek ve içecekten yana pek zahmet çekmedik. İlk gün bize sınırlı miktarda bedava  çorba ve ekmek veriyorlardı. Özbeklerin bir kısmı bize acıyor bir kısmı da "Kırımlılar kırılıp gidin" diyorlardı. O zamanlar pek çok insan sıtma hastalığına yakalanmıştı.


* Bu hatıralar Hatice Osmanova (Taymaz)'dan yazılıp alındı. O, 1925 yılında Büyük Özenbaş köyünde doğdu. Savaştan önce okulda okudu. Savaştan sonra ise işçi olarak çalıştı. Halen Hişrau Hidro Elektrik Santralinde Vostoçnaya Sokağı 21 numaralı evde yaşıyor. 

** Bu hatırayı Enver Özenbaşlı Hatice Osmanova'dan 22.7.1987 yılında derledi.

Emel Dergisi , Sayı: 196 Mayıs - Haziran 1993, Sf. 24

Vatan'a Dönüş

Anlatan : Fatma ŞEVKETOVA

Ben Aluşta'ya bağlı Kızıltaş köyünde doğup orada büyüdüm. Bizim köyümüzde Cafer Seydahmet Kırımer ve Dağcılar da yaşıyorlardı.

18 Mayıs 1944 tarihinde evimizdeydik. Sabahleyin çok erken saatlerde iki asker tüfekleriyle kapımızı çalarak bizi uyandırdılar, kapımızı açıp çıktık. Bize "Hemen çıkın dışarı!" diye bağırdılar. Ben önce biraz direnmek istedim ve "Niçin çıkıyoruz, burası bizim evimiz" dediysem de, beni dinlemediler ve "hayır, artık burada yaşayamayacaksınız, sizi buradan çıkarıyorlar." dediler. Bizi elimizden tutup dışarı attılar. Ben kapıyı kilitleyip, anahtarı cebime koymak istedim. Fakat onlar elimden anahtarı aldılar ve "Artık burada yaşamayacaksınız, niçin anahtarı alıyorsunuz?" diye beni hırpaladılar. Benim üç tane kardeşim vardı. Hepimizi ittire kaktıra evden çıkardılar. Yanımıza giyecek veya yiyecek almamıza müsaade etmediler. Küçük kardeşimin elinden tutarak aşağıdaki mağazanın altındaki bağın içine, hepimizi topladıkları yere gittik. Orada epey bir zaman oturduk. Sonra bizleri kamyonlara bindirdiler ve Aypetri'den Süren'e götürdüler. Orada bizi hayvan vagonları bekliyordu ve bu vagonlara hepimizi doldurdular. Bir vagonun içinde 15-20 aile vardı ve hepimiz oturmak zorundaydık. Kımıldamak için bile yer yoktu. Tabii ki yatmamız da mümkün değildi. Üstümüze örtecek bir şeyimiz, yiyecek yemeğimiz yoktu. Böylece, 20 gün süren yolculuktan sonra Özbekistan'ın Begavat şehrine geldik.

Bizleri bu şehirde fazla tutmadılar. Kamyonlara doldurarak kerpiç yapmamız için Zavat denen yere götürdüler. Orada şartlarımız çok körüydü. Ağabeyim, babam, annem orada öldüler. Ben bir sene sonra orada evlendim. Beş tane çocuğum oldu, onları evlendirdim.

Şimdi de vatanımda, kendi köyümde öleyim diye Kızıltaş köyüne döndüm. Benimle beraber çocuklarım, gelinlerim, damatlarım hepsi geldiler.

Burada halimiz çok kötü. Kırım Tatarları'nın yaşadıkları yerler çok Kötü. Bizlere yardım edecek kimse yok. Bazı Kırım Tatarları ekmek bile alamıyorlar. Dış dünyadaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımızdan yardım bekliyoruz.

1945 yılında Taşkent'deki Enstitü'ye gidip imtihana girdim, imtihanı kazandığım halde Kırım Tatarı olduğum için beni almadıkları gibi izinsiz imtihana girdiğim için beş gün hapsedildim.

Ben ortada perişan bir halde kalınca beni bizim Tatarlar'dan Süleyman Veli ile evlendirdiler. Süleyman Veli bizim gibi sürgün edilerek gelmemiş, orduyla gelmişti. O yüzden bizim gibi ikâmet mecburiyeti yoktu. Çok iyi, bilgili, çalışkan bir insandı. Ben tekrar Enstitü'ye gittim. Enstitü'ye kesinlikle Kırım Tatarı almayacaklarını söylediler. Biz de mecburen Taşkent'den ayrılıp Guryev şehrine geldik. Guryev'de ablam oturuyordu. Onun yanma yerleştik. İkâmet mecburiyeti olmayan kocam da Guryev'e rahatlıkla geldi. Fakat geldiği gün onu evden alıp götürdüler ve benimle evlendiği için sürgünler listesine kaydettiler. Oysa o, beş yıl boyunca Sovyet Hükümeti için savaşmıştı. Guryev'de on yıl yaşadık.

Süleyman Veli'ye 1954'te Komünist Partisi Üyesi ve asker olduğu için bazı imtiyazlar tanındı. O, istediği yere yerleşme hakkı aldı. Biz doğru Moskova'ya giderek Kırım Tatarları'na vatanlarına yerleşme hakkı verilmesini istedik. Kocam, 1954 yılından öldüğü güne kadar Kırım Tatarları için mücadele verdi. O'na çok eziyet ettiler. Yıllarca işsiz kaldı, emekli maaşını alamadı. KGB tarafından tutuklandı. Çok süründük. 1958'de evimizi satıp Kırım'a döndük. Bir yıl Kırım'da yaşadık. Fakat paramızla aldığımız evimizi elimizden aldılar. Bize Kırım'da yaşama izni vermediler. Çok mağdur olduk. Sonra ben mecburen Taşkent'e gittim. Elimizden her şeyimizi almışlardı. Yiyecek ekmek bulmakta bile sıkıntı çekiyorduk. Bize Taşkent'de iş vermediler. Katelnik'de iş verdiler. Ben iki yıl Taşkent'de kaldım ama devamlı takip edilip çok da baskıya maruz kalınca Katelnik'e gitmeğe mecbur kaldım. Çok bilgili, istidatlı, hatırı sayılır, mühim işler yapan biri olsa da Süleyman Veli de Katelnik'e gelip çalışmak zorunda kaldı. O, bir gün bize vatanımıza dönmemize izin verirler diye ümit ediyordu. Bu arada halkımıza çok yardım etti. Cemiyetin toplandığı yerlerde, cenazelerde açıkça çıkıp bu hükümetin bize yaptıklarını bir milletin tamamının hain kabul edilip yerlerinden, yurtlarından; evleri mallan ellerinden alınıp çırılçıplak sürülmelerinin insanlık tarihinde görülmeyen hadiseler olduğunu anlattı. O sıralar bizim halkımız üstünde çok büyük baskılar vardı. İnsanlar bu gerçekleri söylemeye korkuyorlardı.

Biz evimizden hür radyoları dinliyor, halka dış dünyada olanları anlatıyorduk. Saharov ve Grigorenko gibi insan haklan için çalışanlar evimizde misafir oldular.

KGB Süleyman Veli'yi çok takip etti. Huzurunu bozdu. Lakin, Süleyman Veli 1987 senesinde 82 yaşında ölene kadar hep Vatan Kırım için mücadele verdi.

Benim soy sopumdan kimse kalmadı. Çoluk çocuğum yok. Ben çok horlanıp eziyet çektiğim, hatta işkence edildiğim için sakat kaldım, pek çok hastalık sahibi oldum. Evim yok. Özbekistan'daki pek çok yaşlı Kırım Tatarı gibi ben de tek başıma kaldım. Emekli maaşım 4.000 ruble. Tabiî ki, bana yetişmiyor. Evimin telefonları dinleniyor, bizi takip ediyorlar. Kırım'a gelsem Kırım'da barınacak yerim yok. Komiteye gittim. Orada çalışanlar kolumdan tutup attılar.

Kırım Tatarları şimdi vatanlarında kendi Kurultaylarını yapıyorlar. Çok seviniyor gurur duyuyorum. Fakat, durum Kırım'da da çok zor. Orada çadırlarda yaşıyorlar, kurtlu su içiyorlar.

1931 yılında Gurzuf'da benzeri İstanbul'da olan bir cami vardı. O camiyi de yıkmışlar. Cami yıkan bir hükümetten ne bekleyebilir, ne ümit edebiliriz ki! Babamın mezarı Gurzuf'da idi, oraya gittim. Mezarlığın yerine çocuk sanatoryumu yapmışlar. O çocuklar nasıl çarpılmıyorlar bilmem. Oradaki görevliden mezarlara ne olduğunu sordum. Bana "Kemikler orada açıkta duruyor. İnsan kemiklerini orada görebilirsiniz." dedi. 1991 yılında orada bir kurban kestim.

Özbekistan da bize yardım etmiyor. Kerimov'a gidip taşınabilmemiz için yardım istedik. Kerimov, "Sizi kovmuyoruz oturun" dedi. Hiç bir yer bize yardım etmiyor. Özbekistan'da da, Rusya'da da, Kırım'da da bütün halkımız çok perişan bir durumdadır. İnsanlar Vatan'a dönebilmek için yok fiyatına evlerini sattılar, geldiler. O para da para değil. Şimdi evsiz barksız kimseden yardım alamadan kaldılar.


Emel Dergisi , Sayı:201 Mart - Nisan 1994, Sf. 23